22 Mart 2018 Perşembe

Prada'nın 'Silver Line' treni İstanbul'da





İtalyan lüks marka Prada’nın trenine binmek üzere İstinye Park’a gidiyorum. ‘Prada Silver Line’ isimli istasyonda beni bekleyen sürprizler var; ışıl ışıl parlayan lokomotif kapısında bekleyen Prada robotlarıyla beni karşılıyor. Biletimi alıp içeri adım attığımda ise bambaşka bir dünyaya giriyorum. Prada’nın, yolculuğun her etabı için seçilen özel ürünlerin orijinal bir enstalasyonla sunulduğu gezici projesi ‘Prada Silver Line’, 4 Nisan’a kadar  İstanbul-İstinye Park’ta duraklayarak ziyaretçilerini ağırlayacak. Geçtiğimiz aralık ayında Macau’dan yola çıkan Dubai ve Seul'e uğradıktan sonra İstanbul’a gelen düşsel tren istasyonu, yolculuğunun her etabında ziyaretçilerini, her durak için özel seçili lüks kadın çantaları ve aksesuarla buluşturuyor. İstanbul’daki durakta ise markanın yeni sezonda ürettiği metalik çantalar sergileniyor. Hayalleri süsleyen bir konteyner şeklinde tasarlanan ve 132 metrekare alana yayılan pop-up enstalasyon, markanın seyahat ve modernlik gibi ana temalarından aldığı ilhamla Prada’nın hareketliliğini temsil ediyor.

LÜKS VE ROMANTİZİM BİR ARADA

İdeal bir trenin bir bölümünün yeniden oluşturulduğu konseptte hedeflenen çeşitli estetik yaklaşımlar, bu tasarımla yeniden yorumlanarak kombine ediliyor. Dış görünümlere hakim olan metal kaplamalar, 1930 ve 1950’li yılların Amerikan trenlerini çağrıştırıyor. İç mekan duvarlarını kaplayan çiçek desenli kırmızı ipek brokar kumaşla lüks ve romantik bir his uyandırıyor. Prada mağazalarında 1913 yılından bu yana kullanılan ikonik siyah-beyaz damalı zemin döşemesi bu enstalasyonu tamamlıyor. Trenin etrafında aydınlatılmış platformlarda temel estetiği bütünleyen bir dizi daha küçük yerleştirme bulunuyor. Prada robotları tren görevlileri olurken bilet gişesi ‘concierge’ görevini üstlenip ziyaretçilere yardım ediyor. Prada Silver Line’ın bir sonraki durağı ise Japonya.






12 Şubat 2018 Pazartesi

Sevgililer Günü için dev hizmet! Her ilişkiye uygun birbirinden farklı hediye önerisi

Evet, yine o malum tarih yaklaştı. Belki uzun zamandır evlisiniz, “Artık Sevgililer Günü mü kaldı bize?” diyorsunuz. Belki uzatmalı sevgilisiniz, her 14 Şubat geldiğinde ne alacağınızı kara kara düşünüyorsunuz. Belki yeni bir sevgili yaptınız, heyecandan ne alacağınızı bilemiyorsunuz. Belki de bu günü evinizde tüylü, minik dostlarınızla geçirecek ve “En güzel sevgi bu!” diyorsunuz. O da mı değil? E, o zaman neden kendi kendinize hediye almıyorsunuz? Tamam, merak etmeyin; bu listede hepinizi düşündük.


 
- İlişkiyi heyecanlandırmak için baştan çıkarıcı bir koku alın. Kokular hafızada yer bırakır ve her yeni koku bambaşka hatıralar yaratır. Hazır kış ayındayken baskın ve egzotik kokuları tercih edebilirsiniz. 

Kadın parfüm önerimiz için tıklayın! 

Erkek parfüm önerimiz için tıklayın! 

- İlişkinizin başladığına dair sosyal medyada boy boy fotoğraflarınızı sergilediniz büyük ihtimalle. Ama unutmayın, geleneksel fotoğraf albümünün anlamı her zaman çok başkadır. O nedenle, HP Sprocket kırmızı fotoğraf yazıcısı sevgililer günü için çok keyifli bir hediye olacaktır.  HP Fotoğraf yazıcısı için tıklayın!
 

- Bu önerimiz ise beylere. Her zaman geç kalmasına sebebiyet verdiği için söylendiğiniz eşinizin makyaj setini yenileyerek şaşkınlık yaratmaya ne dersiniz? Kadınlar kozmetik ürünlere bayılır, biliyorsunuz.  Kozmetik ürünleri için tıklayın!

Her Pazartesi beraber spor yapmaya niyetleniyor ama ilişkideki bir taraf planları bozuyorsa, şahane bir fikrimiz var. Motivasyonu yükseltecek bir akıllı bileklik! Fiziksel aktiviteleri detaylı bir şekilde takip etmeye olanak tanıyan bu bilekliklerle spordan kaçmak yok, sağlıklı hayata hemen başlamak var. Akıllı Bileklikler için tıklayın!

- Romantiklik önemli. Karşınızdakine ince bir ruhu ve ince zevklere sahip biri olduğunuzu göstermek için en iyi gün, bugün! Hediye edeceğiniz retro bir plakçalarla eski plakları dinleyip, romantik bir akşam geçirebilirsiniz. Retro plakçalarlar için tıklayın!

Ben hala kararsızım daha fazla seçeneğe bakmalıyım diyorsanız zaman kaybetmeden buraya tıklayabilirsiniz

Bir boomads advertorial içeriğidir.

5 Şubat 2018 Pazartesi

FRANSIZ ZARAFETİ İLE YENİLİKLERİN BULUŞTUĞU BİR KLASİK; CARTIER





Kökleri 1800’lü yıllara uzanan Fransız mücevher evi Cartier, Jaques-Louis Cartier tarafından kuruldu. Kısa sürede Cartier’nin torunları Louis, Pierre ve Jacques, markanın ününü sınırların ötesine taşıdı. Louis, 1898’de açılan tarihi 13, Rue de la Paix’deki butiğin yönetimini sürdürürken Jacques, Londra’ya giderek 1902’de New Bond Caddesi’ndeki Cartier butiğini açtı. Bu adım Fransız mücevhercinin zamanın Galler Prensi, Kral VII. Edward tarafından ‘Kralların Mücevhercisi ve Mücevhercilerin Kralı’ olarak tanımlanmasına ve Cartier ile İngiliz Kraliyet Ailesi arasında güçlü bir bağ kurulmasına yol açtı. Piere ise 1917’de New York’a gelerek inci bir kolye karşılığında 5. Cadde’deki malikaneyi satın almayı başardı. Bu mekan, hâlâ Amerika’nın geçen yüzyılda Cartier’e gösterdiği olağanüstü misafirperverliğin güçlü bir simgesi olarak varlığını sürdürüyor. 

KAŞİF RUHLU KARDEŞLERİN DÜNYA SERÜVENİ
Kaşif ruhlu Cartier Kardeşler, dünyaya açılmanın öneminin farkındaydı. Yaptıkları her seyahat Cartier tasarımlarına özgün bir tarz oluşturan çeşitli sanatsal etkileri de taşıyarak yeni kitlelere ulaşmaya başardılar. Jacques, Londra’dan Basra Körfezi’ne giderek en güzel incilerin peşine düşmüş, oradan Hindistan’a geçerek Cartier Paris’te yaratılan tasarımların modernliği ile mihracelerin gözlerini kamaştırdı. Böylece özde Rue de la Paix stilini yakalamak konusundaki başarıları sayesinde tasarımlarını daima yeni ve öncü tutmayı başardılar. Jacques, Hindistan’da daha önce görülmemiş renk kombinasyonlarında tasarlanmış çiçekler, yapraklar ve muhteşem kompozisyonlarda dizilmiş pürüzsüz ya da dokulu kürelerden oluşan Tutti-Frutti akımına ilham verecek oymalı yakutlar, zümrütler ve safirler keşfetti. Pierre, zarif mine işlemelerinden satın almak ve mücevhere düşkün soyluları tasarımları ile fethetmek için Rusya’ya gitmiş ve kısa sürede Cartier müşterileri haline gelen prenslerle dostluk kurmuştu. Dünyaya açılmanın temellerini atan Cartier Kardeşler, daha önce gidilmemiş yerlere giderek markalarına Fransa ve ötesinde eşsiz bir ün kattılar. Cartier, her yeni tasarımda dünya sanatlarını Paris’in zarafeti ile birleştiren unutulmaz bir stili vurguladı. 


“İNOVASYON, CARTIER’NİN TEMEL DEĞERLERİNDEN BİRİ VE SINIRLARI ZORLAMAYA DEVAM EDİYORUZ”             


Cartier denince akla ilk saat gelirken son yıllarda mücevher ve aksesuvarlarla da ilgi çekiyor. Bu anlamda markayı rakiplerinden ayıran en temel özellikler nelerdir?
Cartier aslında bir mücevher evi olarak doğdu, ardından saatçilik alanında ilkleri gerçekleştirerek saatçilik dünyasının da liderleri arasında yerini aldı. Bugün her iki alanda da hem ikonik hem de yepyeni tasarımlardan oluşan koleksiyonlarımızla markayı yarınlara taşıyoruz. Cartier, başarısını muazzam yaratıcılık ve sürekli yenilik üzerine inşa etti. 1847’de kurulan Maison, her yeni koleksiyon ile tasarımlarının modernizmini vurgulamaya devam ediyor. Mücevherat alanındaki ustalığı gayet iyi bilinen Cartier, hem markaya yıllar boyunca rehberlik eden felsefesinin hem de zanaatkarlarının yaratıcılığının ürünü olan birçok devrimsel atılıma önayak olarak öncü rolünü de başarı ile sürdürdü. İnovasyon, Cartier’nin temel değerlerinden biri ve her alanda sınırları zorlamaya devam ediyoruz.             
Üretim, tek merkezden mi gerçekleşiyor? Bu merkezin üretim ve tasarım özellikleri nelerdir?
Saatlerimiz, İsviçre’de, La Chaux-de-Fonds’daki üretim merkezimizde tasarlanırken mücevherler ise Paris, Londra ve New York’ta bulunan atölyelerimizde. Bu üretim merkezleri ve atölyeler, en son teknolojik donanıma sahip olmakla beraber, arşivlerimizi de barındırıyor. Cartier tasarımlarının en önemli özelliği, geçmişten gelen zanaatkarlığımızı yenilikler ve değişen sosyal hayatın gereklilikleriyle geleceğe taşıyan estetik unsurlar katabilmesidir. Bu unsurları her bir tasarımımızda görebilir, geçmişin ruhunu hissederken modernizmin öncülüğünü taşıyabilirsiniz.
Marka, ne zamandan bu yana Türkiye pazarında bulunuyor? Türk pazarında nasıl bir hedef kitle mevcut?
2007’de Türkiye’de ilk butiğini açan Cartier, 2014’te İstinye Park’ta ikinci butiğini açtı. Maison de Cartier olarak, gün geçtikçe daha fazla saat koleksiyoncusunun ve seçkin mücevhere ilgi duyan kitlenin ortaya çıktığı Türkiye piyasasında büyüyerek var olmaya devam edeceğiz. Yeni butiğimiz Cartier EMAAR Square Mall, mevcut mücevher ve saat koleksiyonlarına 530 metrekarelik alanda ev sahipliği yapacak. Butiğin merdivenlerinin duvarları Paris’te tasarlanan özel duvar kağıtları ile kaplandı, iç dekorasyonu ise Bruno Moinart konseptine uygun tasarlandı. Butiğin ana rengi olan bronz pirinç, mobilya, duvar paneli ve pencerelerde kullanıldı. Girişte konukları karşılayan Windfall avize, Cartier şıklığını ve zarafetini yansıtıyor. Yenilik ve sanat, Maison de Cartier’in kalbinde yer alıyor. Türkiye’deki müşterilerimiz, yıllar içinde bizimle ve tasarımlarımızla birlikte geleceğe yürüyen kişiler oldu ve bu, bizim artık Türkiye’de kendimizi evimizde hissetmemizin en önemli nedeni.

 Bu yıl Cartier Tank’ın tasarımının 100’üncü yılı…
Evet, ikonik Tank modeli, 1917’de uzun bir tasarım süreci ve güçlü bir vizyonun birleşiminden doğdu. Geleneği bir kenara atan, alışkanlıkları sarsan ve atölyelere modern tasarımı sokarak saat yapım ikonlarından biri haline gelen bir tasarımdı. Her yaştan özgür ruhlar için stil ve zarafetin bir yüzyıla yayılan eşsiz yolculuğunun evrensel sembolü haline geldi. Tank Louis Cartier, Tank Américaine ve Tank Française isimli üç modelinin çevresinde farklı çağlar arasında köprü yaratarak modern bir tarz yarattı. Başlangıçtan itibaren aralarında Rudolf Valentino, Gary Cooper, Andy Warhol, Richard Avedon ve Prenses Diana’nın da olduğu birçok ünlüyü cezbetti. Günümüzde William Eggleston, Patti Smith, Alain Delon ve Catherine Deneuve gibi ünlüler için şık saatin sembolü oldu.       




“ZANAATİMİZİN ODAĞINDA, TAŞLARIN GÜCÜ YATIYOR”
Bugünlerde bir de yeni koleksiyon Résonances de Cartier konuşuluyor…
Résonances de Cartier koleksiyonu, zıtlıklar ve akışkan çizgilerin oyunu ile taşların güçlü kişiliklerini yansıtan çarpıcı bir estetik yaratıyor. Koleksiyon, içlerinde bileğin ufak bir hareketiyle renk ve ruh halini değiştiren hareketli motiflere sahip göz alıcı ve özgün bir bilekliğin de olduğu 100’den fazla parçadan oluşuyor. Taç olarak kullanılabilen kolyelerden broş olarak takılabilen bilekliklere, bu parçaların çarpıcı mekanizmaları görsel bir şölen oluşturuyor. Tasarım ekibi ve tasarımcılarımız için zanaatimizin odağında taşların gücü yatıyor. Résonances ismi, bizim için en uygun isim oldu çünkü fiziksel etkilerin ya da titreşimin ötesinde göz alıcı bir mücevher karşısında hissettiğiniz o sihirli duyguyu da ifade ediyor. Taş, her Cartier tasarımının odak noktasını oluşturuyor; tasarım ve kompozisyon tamamen sergilenmek istenen taşın kendisi tarafından belirleniyor. Mücevhere verilen bu özel değer, Cartier stilinin en temel bileşeni. Taşa katılan yorum ve tasarımın değeri, Cartier stilinin parçalarını gösteriyor. Bir Cartier tasarımında önemsiz tek bir parça dahi bulunmuyor; bu, aslında markanın tasarımlarını diğerlerinden ayıran en güçlü özellik. Tasarım, elmas ya da damla kesimli özel taşların yan yana dizilmesinden oluşan sade bir eser olabilir. Aynı şekilde, taşların oranları, geometrisi ya da kompozisyonun akışı bile kendi başına tasarımın kalbini oluşturabilir.



28 Kasım 2017 Salı

Çift Fonksiyonlu Derin Dondurucu


                                                       
İlk önce çift fonksiyonlu derin dondurucunun ne demek olduğu ile başlayalım, zira ilk duyduğumda ne anlama geldiğini ben de anlayamamıştım. Klasik derin dondurucular sadece “derin dondurma” yapıyor, yani içlerindeki tüm gıda ve besinleri -16 / -24 arasındaki bir sıcaklıkta depoluyor. Bunun avantajı, bu sıcaklıkta hemen tüm besinlerin kullanım ömürlerinin son derece uzun olması. Yani yazın dondurduğunuz bir gıdayı, kışın ilk günkü tazeliği ile tüketebiliyorsunuz. Ancak derin dondurma uzun süreli bir çözüm ve kısa sürede tüketmeniz gereken gıdalar için yeterince pratik değil. Aynı şekilde, su oranı yüksek besinler (karpuz, üzüm, vs.) derin dondurma işlemi için pek uygun değil, zira içlerindeki su kristalleşiyor ve gıdanın lezzeti bundan etkileniyor. Bu türden gıdalar için derin dondurucu değil, “soğutucu” kullanmak gerekiyor.

İşte çift fonksiyonlu derin dondurucu modelleri, tam olarak bu işe yarıyor. İstediğiniz zaman soğutma, istediğiniz zaman da derin dondurma yapıyorlar. Bu yüzden, kelimenin tam anlamıyla her besin türü ve her depolama amacı için uygunlar. Ancak, piyasada kaliteli bir çift fonksiyonlu derin dondurucu modeli bulmak oldukça zor. İşte bu nedenle uzun araştırmalardan sonra Uğur Soğutma’ya ait UED 7246 DTK modelinde karar kıldım. Uğur Soğutma’nın bu sektörde 60 yılı aşkın bir deneyimi var ve gerçeği söylemek gerekirse, kayda değer bir rakibi de bulunmuyor. Nitekim UED 7246 DTK’yı birkaç aydan bu yana kullanıyorum ve son derece memnun kaldığımı rahatlıkla söyleyebilirim.

Her şeyden önce, bu bir dikey derin dondurucu model. Yani görünüm ve kullanım olarak klasik buzdolaplarına benziyor. 261 litre brüt iç hacmi var ve en kalabalık aileler için bile fazlasıyla yeterli. Derin dondurma, soğutma ve sıfır derecede saklama özellikleri bulunuyor. Besinlerinizi kullanılan moda göre +3 / -24 sıcaklık aralığında depolayabiliyorsunuz. No frost özelliğine sahip olan çift fonksiyonlu derin dondurucu, aynı zamanda A+ enerji sınıfına ait, yani çok az elektrik harcıyor. Ön kapağı üzerinde bir LED ekran var ve tüm ayarları (kapağını açmaya gerek kalmadan) bu ekranı kullanarak yapabiliyorsunuz. Ben Uğur Soğutma’nın çevrimiçi mağazasını kullanarak satın aldım (https://satis.ugur.com.tr/) ancak Türkiye çapındaki bayilerden de alabilirsiniz. Bir derin dondurucu almaya niyetliyseniz, çift fonksiyonlu bu modele muhakkak bir göz atmanızı öneriyorum, kesinlikle pişman olmazsınız.
Bir boomads advertorial içeriğidir.

8 Eylül 2017 Cuma

Sara Battaglia, Ferragamo için tasarladı






Salvatore Ferragamo İtalyan çanta tasarımcısı Sara Battaglia ile yaptığı yeni iş birliği ile kapsül deri aksesuar koleksiyonu sezona damgasını vuruyor.

Ustalıkla harmanlanan farklı kombinler, geometrik desenlerin eşlik ettiği yuvarlak hatlı formların modern tasarımlarla birleştirildiği, Sara Battaglia 2017 Fall-Winter kapsül koleksiyonu, Ferragamo’nun klasikleşen çarpıcı çantalarındaki cazibeyi yeniden yorumlayarak modern kadının tutkuları ile buluşturuyor.

Koleksiyonda yer alan altı farklı stilden en belirgin olanları ise Ferragamo’nun klasikleşen “zigzag” motifleri ve markanın “Gancio” amblemi oluyor. Farragomo’nun, 2016-2017 Sonbahar-Kış Koleksiyonu’ndan beri tasarım repertuarından yer alan “zigzag” damgası Battaglia’nın renklere geometrik ikonlarla yaptığı dokunuşları, taze tavrı ve feminenliği ile koleksiyonda yeniden şekilleniyor.

Patchwork tekniğinden ilham alan “Zigzag” motifleri koleksiyonda farklı çanta modellerinde yer alırken, her çantayı zenginleştiren kürk aksesuarla koleksiyonun tamamlayıcısı oluyor. Sara Battaglia iş birliği ile hazırlanan koleksiyon Ferragamo’nun üstün el işçiliği ve efsaneleşen lüks dokunuşlarını Battaglia’nın yaratıcılığı ile birleştiriyor.

Ayşen Armağan'la stil code'unu konuştuk - Business&Style / Eylül

Bu ay köşemde, bir süre önce tanıştığım Ayşen Armağan'a yer verdim. Teşvikiye'deki Reasürans Pasajı'nda karşılıklı iki mağazası bulunan Armağan, birinde kendi tasarımlarına diğerinde ise İtalyan High, Fransız Jamin Puech ve Yunan Kooreloo'nun modellerine yer veriyor.

Kariyerini bir zaman sonra moda sektörüne yönlendiren Armağan, küçük yaştan itibaren modaya ve sanata olan düşkünlüğü ile kendine has bir stil geliştirmiş. Fransa'da ekonomi eğitimi aldığı yıllarda Fransız moda evlerini takip ettiğini anlatan Ayşen Armağan, abartıdan uzak, sade ve bir o kadar da güçlü parçaları bir araya getiriyor. Armağan, giyimde fonksiyonelliğe önem verirken "Düğünde giyineceğim kıyafeti gün içinde de basit aksesuvarlarla kombinlerim" diyor.


28 Ağustos 2017 Pazartesi

Unutulmayacak bir seyahat: Japonya Business Style / Ağustos

Evet unutulmayacak seyahatlerimin en başına yine Japonya oturdu dersem abartmamış olurum. Unutulmayacak çünkü bavullarımızı bu kez Japonya'da balayı için hazırladık. Düğün detaylarından çok bu seyahat için kafa yorduk dersem belki biraz abartmış olurum ama en az düğün törenimiz kadar hazırlandık ve heyecanla bekledik. 




Bu kez dünyanın en kalabalık şehri unvanını 1950'li yıllardan beri elinde tutan Tokyo'dayız. Şehri anlatmak içim sayfalar yetmez. Daha önceki Japonya seyahatimde aşina olduğum detaylara bu kez yenileri eklendi. Kalabalık metro istasyonları, Shibuya, Ginza, mağazalar, marketler, tadarım dükkanları, parklar ve yemekler. yediğim her öğünde ayrı bir lezzet yolculuğu yaşadım. Bu seyahatle ilgili bazı konuları başka postlarda paylaşacağım, takipte olun derim... Platin dergisinin ağustos sayısında ise şehirle ilgili notlarımı paylaştım;