20 Nisan 2009 Pazartesi

Altın değerindeki üzümler, mücevher gibi şaraplar…




Farklı dünyalara sahip olsalar da ortak yönleri çok... Mücevher ve şarabın kader yolculukları Anadolu topraklarında başlıyor. Altının mücevherle vücut bulması, üzümün ise şaraba dönüşme seremonisi uzun uğraşlar ve sabırla gerçekleşiyor. Değerli üzümler tıpkı değerli taşlar gibi işleniyor. Biri göze diğeri damağa hitap etse de ikisi de sonsuz bir haz yaşatıyor. Bereketin simgesi olmaları ise cabası…

Değeri bakımından bir biriyle bağdaşan şarap ve mücevher, yüz yıllardır toplumların statü simgesi oldu. Altının değerli taşlarla bir araya geldiği bu parçalar renk ve şekilleriyle kadınların aklını başından aldı. Tıpkı bir kadeh kırmızı şarap gibi…
Mücevher de şarap gibi doğduğu toprağın özelliklerini taşır. Antik çağda mücevher gücün, dirayetin ve sosyal statünün simgesiydi. Hangi dönemde olursa olsun üzerinde yaşanılan topraklar hakkında zenginlik; kullanıldıkları yerlere göre sosyal ayrılıklar; materyallerin zenginliğine göre kaynaklara dair ipucu verdiler. Aynı şarabın, üzümün yetiştiği bölgenin özelliklerini taşıması gibi... Trakya Bölgesi’nin Tekirdağ, Ege Bölgesi’nin Ayvalık mahsulleri, toprakların verimliliği, iklimin de yardımıyla nasıl birbirinden ayrılırsa, antik çağda kullanılan madenler ve değerli taşlar da tarih ve dönem belirlemede önemli rol oynadılar.
Altın doğada bulunan, inci de denizde bulunan en önemli kaynak. MÖ 4000 yılından bu yana insanoğlu altını işliyor, inciyi buluyor; elmas, zümrüt ve yakut gibi taşları metallerle karıştırıyor. Mücevher zanaatı, modanın dünyadaki olaylardan etkilenmesiyle ortaya çıkan akımların bazen sebebi, bazen de sonucu oluyor. Ama hep var oluyor. Antik devletlerde, özellikle de Roma İmparatorluğu, Yunan ve Mısır Medeniyetleri’nde kutlamaların, seremonilerin baş tacı olan şarabın, bugün de en önemli kutlamaların ve davetlerin vazgeçilmez ikramı olması gibi. Antik Yunan’da altın kolyeler, deniz kabukları ve çiçekler gibi doğal formlarla şekillendirildi. Bunlar MÖ 300 yılına ait zümrüt, ametist ve incilerle harmanlanmış mücevherlerdi. Yani o tarihlerde Yunanlılar renkli taşları, camı ve mineyi mücevherde kullanmaya başlamışlardı bile. Belki de şimdilerde sindirim, sinir, bağışıklık ve dolaşım sistemlerine iyi geldiğini keşfettiğimiz akik, opal, malahit, yeşim gibi taşların özellikleri biliniyor, tene değdiği sürece bu taşların vücudu dengeleyici bir ilaç olduğu düşünülüyordu. Tıpkı şarabın da kalp sağlığına veya enfeksiyona iyi geldiği bilindiği gibi… 1900’lere gelindiğinde mücevherler beyaz rengi aldı. Bunlar inciler ve elmaslardan oluşan mücevherlerdi. O dönemde güney denizlerinin incileri çok değerliydi. Çünkü nadir bulunan bir incinin ya da iyi bir taşın değeri; yıllanmış, iyi bir şarabın değeri gibi fiyatına yansırdı.

Hollywood etkisi

1940 ve 50’lerde klasik Hollywood filmlerinin yarattığı starlar, uzun yıllar modadaki değişimlerin öncüleri oldu. Müzikaller, gangster filmleri, western filmler... Bunlar aynı zamanda kostüm filmleriydi. Çünkü film başına 20-30 kostüm tasarlanırdı. Moda, filmin en can alıcı unsuruydu, hatta bazen filmin diğer bazı öğelerinden öncelikli duruma geçerdi. Bu inanılmaz şık ve fantastik giysileri, mücevherler ve kusursuz makyaj tamamlardı. Boyuna takılan gösterişli bir gerdanlık filmlerin en klasik sahnelerinden biri olurdu. Bu pahalı ve zarif armağana verilen olumlu cevap ise yine bir başka klasik olan iki kadeh şarapla kutlanırdı. Mücevher ve şarap Hollywood filmlerinde de birbirinden ayrılmadı.21. yüzyıl mücevherleri modanın bir parçası olarak gardroplara girmeye başladı. Moda zaten artık hızına ayak uydurması zor bir “trend”ler bütünü. Bir endüstri... Mücevherin de modası var elbette. Zamana ve yere uygun mücevher kullanımı, moda akımlarını tamamlayan diğer aksesuarlardan da önde gidiyor. Mücevherin zamanında ve yerinde kullanıldığı takdirde taşıyacağı ağırlık gibi şarap da yenilen yemek, içinde bulunulan atmosfer, müzik ve söz konusu yerde bulunma amacına uygun seçiliyor. Böyle özel durumlarda mücevher kullanmanın püf noktaları da aynı şarap servisinin püf noktaları gibi değer taşıyor. İyi bir şarabın servisinin doğru yapılması, ona pahalı bir mücevher gibi davranılmasını gerektiriyor. Çünkü o şarap, tadını bilen ve içmek üzere seçen kişi için son derece kıymetli.

Anadolu’nun mücevherleri

Anadolu’nun hemen hemen tüm merkezlerine o yöreye has mücevherler vardır. Hatta aralarından bazılkarının ünü çoktan sınırları aşmış dünya insanını beğenisine sunulmuş. Batıdan başlayarak doğuya kadar her bölgede yöresel takılar kadınları daha da alımlı yaparken bu mücevherlerin izini sürerken burnunuza da o yörenin üzümlerinden üretilen şarapların kokusu gelir. Mardin’den yükselen telkari ustalarının çekiç sesleri Türkiye’nin en sevilen üzüm türlerinden Öküzgözü – Boğazkere kubajlarından oluşan kırmızı şarapla buluşur. İç Anadolu’da Ankara-Kalecik Karası, Tokat Narince üzümleri bilinirken Ege Bölgesi de en verimli topraklara sahiptir. Tıpkı medeniyetlerin beşiği olduğu gibi…
İşte Anadolu’daki bazı şehirlerim kendine has kuyum çeşitleri…

Trabzon
Babadan oğla geçen kuyumculuk erkek egemen bir meslek olmuş. Ancak bu kural Trabzon’da bozuluyor. Trabzon’un dünyaca ünlü hasır bilezikleri anlatılırken bu iş ise anadan kıza geçiyor. Kadınların ellerinde sanki saçlarını örüyorlarmış gibi örülen bilezikler, gerdanlıklar ve kemerler örgü aşamasında erkek eli değmiyor. En son takının kilit kısmına sıra geldiğini bu işi erkekler yapıyor. Örgü bileziklerin tarihi araştırıldığında maden olarak arlın veya gümüş kullanılmadığı gözlenmiş. Gümüşten daha değersiz olan bafondan yapılıyormuş. Zaman içinde 22 ayar altın ya da gümüş tellerden örülmüş. İğneyle altın veya gümüş telle ilmek atarak örgülerini yaparken tel ilmekleri tutup çekmeye ve düzenlenmeye yarayan bir de cımbız kullanılıyordu. Kaliteli bir örgü sıkı olması gerekiyor. Ören kişi bu işe başladıktan sonra bir süre bu işe devam etmeli. El ancak birkaç saatte alışıyor. Hasır örgü tekniğiyle bilezikten yüzüğe pek çok set hazırlanıyor.

Erzurum
Konumuyla tarih boyunca göçler, savaşlar ve ticari alışverişlere sahne olan Erzurum, tarihin her döneminde ticari önemini korumuş. Kafkasya ve İran’dan gelen yolların Anadolu’ya açılan tek kapı olan Erzurum, her gelenin de kendi kültürünü getirdiği bir nokta. Erzurum’un geçmişinde kuyumculuk önemli bir el sanatı… Osmanlı döneminde atiye ve atiye-i senniye’leriyle ünlü Taşmağazalar Çarşı’sı şehrin kuyumculukta önemli bir noktası. Erzurum’da üretimin yanı sıra altın ve gümüş ürünlerin ithalat ve ihracatı da yapılıyordu. Altın ve gümüş ziynet eşyaları Asya’dan İpekyolu’yla getirilip buradan Anadolu ve İstanbul’a gidiyordu. 19. yy Taşmağazalardaki üretim gümüş ağırlıkta oldu. Gümüş işlemeli çay ve yemek takımları gümüş sahan altlıkları nihale hamam tasları ziynet sandıkları semaverler, köstekler üretilen eşyalar arasındaydı… Şimdilerde ise altın ağırlıkta… Erzurum kehribarı ise bu yöreye özel bir taş. Siyah, üzeri damarlı bu taş altın ve gümüşle birleştiriliyor.
Kakma tekniği ise yine bu yöreye has… Erzurum yerel takılarında yaygın olarak kullanılıyor. Kakma yapılacak objenin üzerinde yivler açılıyor ve gümüş ve altın teller yerleştiriliyor. Oltu taşı üzerine de yapılan bu teknik usta ellerden çıkıyor.
Erzurum’un bir diğer şöhreti ise kalemkârlık… Yumuşak madenler üzerinde çelikten ucu sivriltilmiş kalemlerle desen ve şekil verme sanatı olan kalemkârlık deniyor.

Şanlıurfa
Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin Orta Fırat Bölümü’nde bulunan Şanlıurfa, doğuda Mardin, kuzeydoğuda Diyarbakır, kuzey batıda Adıyaman, batıda Gaziantep ve güneyde Suriye toprakları ile çevrelenmiş bir sınır şehridir. Coğrafi özelliği nedeniyle üzerinde birçok bağımsız devlet ve beyliğin kurulmuş olduğu, değişik kültürel oluşumların kaynaştığı bir yerleşim olmuştur. Gerek tarihinin başladığı ilkçağlarda ve gerekse diğer devirlerde Şanlıurfa, hemen her zaman doğu ile batı kültürleri arasında bir köprü oldu. Bu tarihi şehrin, ilk kuruluşu hakkında kesin bilgilere ulaşmak mümkün değil. Ünlü Arap tarihçisi Ebul Faraç’a göre Şanlıurfa, Nuh Tufanı’ndan sonra yeryüzünde kurulan ilk yedi yerleşim merkezinin ilki ve en önemlisidir. Hz. Adem’in çiftçilik yaptığı, Hz. İbrahim Halil, Hz. Eyyüp, Hz. Şuayp, Hz. Elyasa gibi peygamberlerin yaşadığı bu bölge bugün "Peygamberler Şehri" diye anılır. Hatta Hıristiyanlar, Hz. İsa’nın mendilinin Urfa’da bulunmasından dolayı buraya Dir-Mesih adını vermişler. Tarihi bu kadar zengin olan şehir kuyumculukta da ünlenmiş. Şanlıurfalı kadınlar takılarına özen gösterir ve en çok ahıtma – akıtma olarak adlandırılan bileziklere rağbet ediyor. En ünlüsü olan Şimralı akıtması, zahmetli bir uğraş gerektiriyor. İçi boş küçük küçük kesilmiş altın boruya şimra deniyor. En önemlisi de bunlara eğeyle şekil verilmesi… Daha sonra ince teller bu borulardan geçirilerek birleştiriliyor. Bir ahıtma bilezik yaklaşık 2400 parçadan oluşuyor. Genelde 24 sıradan oluşan bilezik tam ahıtma deniyor. Şanlıurfa merkez ilçe takılarının önemli özelliği takı yapımında 21 ayar altın kullanılıyor olması.

Mardin
Her an tarihe dokunma imkanı veren Mardin’de taş işçiliği, semercilik, basmacılık, ahşap işçiliği ve bakırcılık sanatı dikkat çekiyor. Mardin’le bütünleşmiş bir diğer sanat ise telkari… Eski kentin sokaklarında sıralanan kuyumcu vitrinlerinde çeşit çeşit telkari örnekleri sergileniyor. Tel ile yapılan sanat anlamına gelen telkariye aynı zamanda ‘vav işi’ de denir. Bu isim, Osmanlıca vav harfinin uygulamada motif olarak sıkça kullanılmasından dolayı verilmiş. Bir el çekici ve ayak körüncen ibaret basit bir düzenle, tel halindeki gümüş ve altından güzel motiflerle süslü tabak, kaşık, vazo, tespih, bilezik, yüzük, kolye, kemer, küpe, gondol, şekerlik, sigaralık, kibritlik, tepsi, mücevherat kutusu, takunya, ve daha pek çok malzemeler üretiliyor.

İstanbul’daki mücevher yolculuğu

KAPALIÇARŞI


Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldıktan sonra şehrin dahilindeki dükkan, han, hamam, ev ve camiler yapılmasını emretmiş. Fatih Sultan Mehmet’in eski saray yanına yaptırdığı bedesten sonraları eski bedesten iç bedesten ya da Cevahir bedesten diye anılmaya başladı. Bunun ilersişne yapılan ve yeni bedesten denen Kapalıçarşı’da bir yolu pamuk bir yolu ipekle dokunan ve sandal denilen bir nevi kumaş satışı nedeniyle Sandal Bedesten denmiş.
Eski zenginler ve tacirler mücevherlerini ve kıymetli altın ve gümüş eşyalarını bedestendeki kasalarda ücret karşılığında saklardı. Bedestende dünyanın ve imparatorluğun her tarafından toplanmış mücevher, altın, silah, kıymetli kumaş, şal, halı ve her nevi kıymetli eşya bulunurdu. Buradaki esnaf şehrin en zengin esnafıydı.
Kapalıçarşı tarih içinde muhtelif tamirler görmüş ve 1894 depreminden sonra esaslı bir tadilata uğradı. Zamanla eski bedestende mücevher, halı ve antika eşya satışı başlamış, Sandal Bedesteni de faaliyetini durdurmuş. 1914’te İstanbul Belediyesi tarafından satın alınarak umumi mezat yeri haline sokuldu. Bugün üç binden fazla dükkanın bulunduğu Kapalıçarşı’yı her gün binlerce kişi ziyaret ediyor.

Gül İrepoğlu; Kırmızı şarapla yakutlu mücevherleri buluşturuyor

Osmanlı mücevherleri deyince bir dönemin ihtişamı akla geliyor. Mimar ve sanat tarihi eğitimi alan Prof. Dr. Gül İrepoğlu, son yıllarda Osmanlı mücevherleri üzerine araştırmalar yapıyor. Mücevherleri şarapla bir araya getirmeyi de ihmal etmeyen İrepoğlu mücevher deyince yakutu hatırlıyor…


Prof. Dr. Gül İrepoğlu, son yıllarda Osmanlı mücevher sanatını üzerine uzunca araştırmalar yapıyor. Mücevheri anlamak onun için neredeyse bir yaşam biçimi olmuş. Mücevheri sadece değerli bir parça değil aynı zamanda yaşanmışlıkların bir mirası ya da bir şahidi olarak görüyor. Her zaman bakımlılığıyla dikkat çeken İrepoğlu, günlük yaşamında mücevheri kullanmaktan kaçınmıyor. Pırlantalı bir broşu blue jean’le kombinleyen İrepoğlu, en çok eski mücevherleri modernleşme adına yok edenlere veryansın ediyor…
İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde mimarlık eğitimi gören Gül İrepoğlu, mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Estetik ve Sanat Tarihi Kürsüsü'nde asistan ve doktora öğrencisi olarak akademik kariyerine başladı. 1984’de doktorasını tamamladı. 1991’de Sanat Tarihi doçenti, 1997’de Sanat Tarihi profesörü unvanını aldı. “Rönesans Sanatı”, “Barok Sanat”, “Neo-Klasik ve Romantik Sanat” ve “XIX. yüzyıl Avrupa Sanatı” ile “Batılılaşma Dönemi Sanatı” konularında lisans dersleri ve “Sanatın Karşılaştırmalı Tarihi” ve “Osmanlı Minyatür Sanatı” konularında yüksek lisans ve doktora dersleri veren İrepoğlu, 26 yıl hizmetten sonra üniversiteden emekli oldu. 28’inci ve 20’inci yüzyıllarda resim sanatı, doğu ile batının sanatsal ilişkileri ve mücevher tarihi alanlarında çalışan ve bu konularda bilimsel kitapları ve çok sayıda makalesi bulunuyor.UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Yönetim Kurulu üyesidir ve bu kurumda Kültürel Miras İhtisas Komitesi’nin başkanı, TAÇ Vakfı’nın (Türkiye Anıt Çevre Turizm Değerlerini Koruma Vakfı) mütevellisi ve başkan vekili olan İrepoğlu’nun iki de kitabı var; Gölgemi Bıraktım Lale Bahçelerinde, Cariye ve Zeki Faik İzer…
Prof. Dr. Gül İrepoğlu ile bir araya gelerek Osmanlı mücevher tarihi üzerinde konuşurken mücevher ile şarabı da bir araya getirdik.

Mücevherle ilişkiniz ne zaman ve nasıl gelişti?
Bu ilişki, kendimi bildim bileli hatta çocukluktan beri süre geliyor. Daha küçücüktüm güzel takılar takmış herkes dikkatimi çeker ve yanına gidip incelemeye başlardım. Topkapı Sarayı’nın hazine dairesi çok sık gittiğim bir yerdi. Teyzem elimden tutar, oraya götürürdü. Oradaki her şeyi, neredeyse ezberlemiştim. Önce mimarlık ardından sanat tarih eğitimi alınca mücevhere daha bir ilgi duydum. Mimarlık da tasarıma yönelik olduğundan arkasından da sanat tarihi eğitimi, beni mücevher konusunu profesyonelce incelemeye yöneltti. Bu konuya o güne kadarki birikim ve sevgimle yaklaştım. Uzun zamandır Osmanlı mücevher tarihini araştırıyorum. Mümkün olduğu kadar çok parça görmeye çalışıyorum. Bunların büyük çoğunluğu Topkapı Sarayı Müzesi’nde yer alıyor. Bazı özel koleksiyonlar da var. Tabi sadece Osmanlı mücevher koleksiyonuyla da sınırlı kalmıyorum. Çünkü mücevher geniş bir kavram… ‘Ben sadece Osmanlı mücevherini bilirim, gerisini bilmem’ demek olmaz. Bütün halinde öğrenmek ve çok daha gerilere gitmek gerekir.Osmanlı’nın mücevherini incelerken nelerle karşılaştınız?
Öncelikle geniş bir etkileşimi gözlemliyorsunuz? Tabi bütün bu etkileşimleri de bilmek gerekiyor. Osmanlı mücevheri dediğimizde sadece takılardan söz etmiyoruz. Çok daha geniş bir kullanım alanı var. Pek çok eşyada mücevher görüyoruz. Günlük hayatta kullanılan yazı kutuları, maşrapalar ve kâseler de mücevherleri oluşturuyor. Kadeh olarak ise neler kullanılıyor tam bilmiyoruz. Bazı işret sahnesi minyatürlerinde padişahın elinde kadeh görüyoruz. Ayaksız bir kâse şeklindeki bu kadehlerin Çin porseleni olduğunu düşünüyorum…

Sarayda Çin porselenlerinin de mücevherler kadar değerli olduğunu biliyoruz…
Yüz yıllar boyunca Osmanlı Sarayı’na Çin’den en iyi kalitede porselenler gelmiş. İzniklerden bile daha fazla önem verilerek en özel günlerde kullanılmış. Şu anda Topkapı Sarayı’ndaki koleksiyon dünyadaki üçüncü büyük Çin porseleni koleksiyonu... Ama bununla yetinmemişler. Osmanlı kuyumcuları, bunları almış üzerlerine altın yuvalar yaparak içlerine taşlar yerleştirerek bunları zenginleştirmiş. Böylece benzersiz parçalar halini almış.

Mücevherler bir dönemi yansıtır

Osmanlı nasıl bir zevke sahip?
Bu zevk, tam anlamıyla bir imparatorluğu simgeliyor. Osmanlı İmparatorluğu, konumu itibariyle pek çok etkiye açık olmuş. Doğuda ve batıda yapılan fetihler, yeni toprakların ve farklı kültürlerin imparatorluğa katılmasını sağlamış. Buralarda küçük sanat dallarıyla uğraşan ustalar saptanarak İstanbul’a getirilmiş. Yeni ustalar çok farklı renkler katmış. Hepsi kendi bilgisi ve zevkini ortaya koyuyor, sonunda imparatorluk sentezi ortaya çıkıyor. Mücevher, bu zevkin yüzyıllar boyunca gelişmiş olan çeşitli katkılarla, etkilerle ve kendi fikirleriyle Osmanlı beğenisinin en sofistike yansımasını oluşturuyor. Bu durum sadece mücevhere indirgenemez. Mimariden kitap sanatına kadar pek çok sanatta bu etkileşimi görmek mümkün… Hepsinin en incelmiş hali mücevher oluyor. Bir dönemin tanımak isterseniz mücevher size çok iyi bir kılavuz olur. Sosyal ve siyasal yaşamdaki gelişmeler mücevherlere de yansır. Uzun zaman inceleyince, bu parçalara sadece değerli bir taş olarak bakılmıyor. O taş nasıl yontulmuş, nasıl yaklaşılmış, neden o şekli almış, neden o şekildeki montürün içersine konmuş, nasıl bütünleşmiş, onu kim kullanmış gibi sorulara yanıt buluyorsunuz. Böylece karşınızda koca bir tarih panoraması çıkıyor.

Osmanlı etkilendiği kadar farklı kültürleri de etkiliyor mu?
Elbette… Pek çok hediye alışverişi olmuş. Burada yapılan çok değerli bir parçanın mesela Rusya’ya, Hindistan’a ya da Fransa’ya gitmesi demek. Oradakiler de bu hediyelerden mutlaka etkilenerek yeni şeyler yapmış. Avrupa’da bu açıdan pek çok iz var. Kimlerden mücevher, nerelere gitmiş diye düşünürsek örneğin 18’inci yüzyılda I Abdülhamit Rus Çarı Katarina’ya harika hediyeler yollamış. Bunlar şimdi orada sergileniyor. Bu etkileşimi elbette karşılıklı düşünmeliyiz.

Osmanlı mücevheri konulu seminerler veriyor makaleler yazıyorsunuz…
Zamana yayarak bir kitap yazıyorum. Yavaştan almamın nedeni, her şeyin bir zamanının olduğuna inanıyor olmam ama daha da önemlisi bu kitabın çok özel olmasını istiyorum. Yani sıradan bir kitap yerine tam da mücevhere layık olmasını istiyorum. O yüzden de yavaş yavaş yapıyorum. İyi bir sponsor bulduğumda yayınlayacağım. Kitapta, Osmanlı ve aldığı etkilere yer vermek üzere diğerlerinden de örnekler olacak. Zaten tek bir kitaba sığdırmam zor. Kitapta da sınırlı ve özel parçalara yer vererek mücevherin gelişimini göstermek istiyorum.

Bu kadar zengin bir kültüre sahipken bugün yapılanları düşünürsek, sizce o kültürü tam olarak yansıtabiliyor muyuz?
Pek çok alanda olduğu gibi mücevherde de bir yozlaşma yaşanıyor. Ama inanıyorum ki bu yozlaşma devrini geride bıraktık. Giderek çok daha özenle yaklaşılıyor. Taklit değil de bunca yüzyıl burada hüküm sürmüş olan o ince zevkin esinlenmelerini şimdi bazı markalar hayata geçiriyor. Bir zaman yaşandı ki, benim çocukluğumda evdeki pek çok eski eşya atıldı. Mücevher de aynı şekilde aynı düşünceyle yani modernleşme düşüncesiyle bozduruldu. Zaten bu mücevherin kaderidir. Bir tür sigortadır… Ben bu konuda yaptığım her konuşmada şunu mutlaka vurguluyorum; Eski mücevherlere sahip çıkın.

Müzelerde sergilenenler çok sınırlı…
Evet, haklısınız ama Osmanlı hazinesi, imparatorluklar arasında muhafaza edilmiş en büyük hazinelerdendir. Osmanlı hazinesinin şansı daima İstanbul’da bulunmasıydı. O yüzden de hiçbir şekilde yağmaya uğramamış. İslam hazineleri içinde bu durum tekdir... Günümüze kadar kalmış olanlar bile çok önemli. Örneğin Kanuni, Zigetvar Savaşı’na giderken hazineden bazı eşyaları alıp akçe kestiriyor. Bu yasal olarak yapılıyor. O yüzden daha fazla kalması çok zordu. Bir kısım da armağanlarla gitmiş ya da haremdeki cariyeler saraydan ayrılınca onlarla gidenler de var. Bir de çok eskimiş mücevherler eleniyor, ayıklanıyor ve satılıyor. Hazinenin çoğunu görmemiz gerekir derken depolarda çok fazla eşya var. Ama hepsini sergilemek mümkün değil, yer de yok zaten… Çağdaş müzecilik eğilimlerine göre çok fazla parçayı bir arada sergilemek yerine aynı türleri sergilenmeli.

Zümrüt ve yeşimlerle beyaz şarap

Mücevheri bu kadar derinden tanıyan biri olarak şarapla nasıl buluşturmak istersiniz?
Mücevher ver şarap deyince aklıma yakut geliyor. Çünkü lal ile şarabın rengi göz kamaştırıyor. Şarap ve mücevher, bu durumda belki pratik olarak yan yana getirilebilir. Kristal kadehlerde ikram edilen kırmızı şarap, uçuk bir sofrada yakutlu mücevherlerle bir araya getirilebilir. Beyaz şaraba gelirsek ki benim her zaman tercih ettiğim şaraptır. Çok severim beyaz şarabı… Yanında zümrütler güzel gider diye düşünüyorum. Gümüş tepside üzümler ve peynir çeşitleri zümrüt ve yeşimlerle güzel bir kompozisyon oluşturur. Bende bir renk çılgınlığı vardır. Bazen çok özel arkadaşlarıma evin renklerinde yemek yaparım. Evimin renkleri de salonun bir duvarı çok koyu bir yağ yeşili diğer duvarları ise mor… Eşyalar da bu iki rengin tonlarında kombine edilmiş. İçkileri de bu renkler içinde yerleştirmek hoş olabilir.

Ne zaman şarap içmeyi seversiniz?
Günün en sevdiğim zamanı akşamüzerleridir. Buz gibi beyaz şarap, onun karakterine uygun peynir ve kuruyemiş benim için en keyifli zamanı oluşturur. Dolapta her zaman soğutulmuş şarabım vardır. Deniz ürünleriyle beyaz şarap benim için vazgeçilmezdir. Salatayla da çok seviyorum. Bir de çok yakıştırdığım lakerda, kırmızı soğan ve kızarmış ekmekle beyaz şarap cennetten çıkma bir yemek. Bütün bunları söylerken kırmızı şarabı da ihmal etmeyelim. Kırmızı şarabın da yerini bulduğu yemekler var. Değişik soslu bir makarnayla ya da güzel, kalın bir bonfileyle Boğazkere-Öküzgözü güzel oluyor.

Sizin mücevher tercihleriniz nasıl?
Eski mücevher çok seviyor ve takıyorum… Aile mücevherlerimi neredeyse gündelik hayatta kullanıyorum. Anneannemden kalan ay şeklindeki pırlanta iğnem en çok sevdiğim parça… Divanhane çivisi yüzüğümü ise gündüzleri rahat rahat takıyorum. Hatta bluejeanle çok hoşuma gidiyor. Yine aileden kalan elmas gül küpeler var onları da severek takıyorum. Eski mücevherlerin bir yaşanmışlığı var. Mücevher sadece bir taş değeri taşımaz, mücevhere çok derin anlamlar yüklenir ve o anlamları sonuna kadar hissediyorum. Mücevhere sahip olmak ve bunu sürdürmek bir sorumluluktur. Eskinin yanında çağdaş tasarımları da kullanıyorum. Keyif veren ve farklı olan çağdaş tasarımları ihmal etmemek lazım…

Hiç yorum yok: