22 Nisan 2009 Çarşamba

Barcelona’da 4 gün





Barcelona – El Prat Havalimanı’na indiğimizde Aralık ayının ilk haftasıydı. Akdeniz şehri olsa da kurşuni bir hava bizi karşıladı. Dört günlük turumuz boyunca güneşe hasret, sokaklarında gezindiğimiz Barcelona, insanları ve canlılığıyla misafirine farklı bir sıcaklık sunuyor. Klasik bir şehir turunun ardından otele vardığımızda neredeyse 24 saattir uyumamanın verdiği adrenalinle bavulları odaya atıp tekrar sokaklara dalıyoruz. Bu kez karanlık çökmüş Barcelono ışıl ışıl parlıyor.
Otelin hemen yakınında yemek için bir dükkan giriyoruz. Değişik sosislerin hazırlandığı yerin sahibinin bir Ermeni olması dikkatimizi çekiyor. Hemen sohbete dalıp Erivan’dan çok uzak bu Akdeniz şehrine geliş hikayesini dinliyoruz. Bizim rahatlığımız karşısında biraz çekingen anlatıyor. Hikayenin temelinde hayat şartları olduğunu öğreniyoruz. Ve aslında hangi milletten olursanız olun dünyanın her hangi bir şehrinde yaşama ihtimalini düşündürüyor bize...

Katalanya Meydanı’ndan Las Ramblas, şehrin en meşhur caddesi... Caddenin başından girdiğinizde sağda yan yana dizilen tezgahlar şık bir bit pazarı tadında. Üzerinde üretimi 1800’lerde gerçekleşmiş kristal kadehlerden porselen tabaklara, bronz heykellerden bebeklere kadar pek çok şey bulmak mümkün. Sağlı sollu dünyaca ünlü markaların yanısıra dünya hazır giyimine pek çok marka kazandıran İspanyol tekstilinin markaları yer alıyor. Bu caddenin sonunda denize ulaşıyorsunuz, tam da bu noktada Kristof Kolomb’un heykeli sizi karşılıyor. Şık teknelerin bağlandığı Port Vell’in bir tarafında Maremagnum Alışveriş Merkezi bulunuyor. Oldukça ferah bir şekilde dizayn edilen binada ahşabın hakimiyeti ve denizin kokusu alışverişe ayrı bir keyif katıyor. Şehrin en ünlü yerlerinden biri de Aquarium... Onlarca deniz canlısını barındıran dev akvaryumun ortasındaki tünelden geçerken çocuklar gibi şendik. Akdeniz’in kenarında yürüyüş yapma fikriniz varsa vazgeçmeyin devam edin. Mimari yapıları farklı binaların dışında, 1992’de Olimpiyatlara ev sahipliği yapmış Villa Olimpica binasını görebilirsiniz.

Sagra de Familia Katedrali
Barcelona, genç bir Avrupa şehri. Kıtanın diğer şehirlerindeki eskilikten ziyade burada, mimariden mutfağa kadar modernlik hakim. Barcelona ile özdeşleşen mimar Antoni Gaudi’nin masalsı evleri akla geliyor. Bu evleri gezdiğinizde kendinizi bir masal kahramanı gibi hissedebilirsiniz. Evlerin en büyük özelliği ise ne dış cephede ne de iç tarafta sivri köşelerin olması... Merdivenlerden kapı pervazlarına kadar hep yuvarlak hatlar hakim. Renkli porselenlerin mozik şekillerle bir araya gelmesi bu evlere ayrı bir hava katıyor. Casa Mila bu evlerden sadece bir tanesi. Şehrin önemli mimari yapılarının başında ise La Sagra de Familia Katedrali geliyor... Dış görünümü o kadar etkileyici ki çevresini gezerken inceleyecek pek çok şeyle karşılaşıyorsunuz. Meyve sepetlerinden kertenkele figürlerine Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesinden pekçok dini hikayelerin anlatıldığı sahneler taşlara yontulmuş. İç kısmında ise yüzyıllardır süre gelen inşaat devam ediyor.

Bir şehirde turist olmak insana rahatlık verse de bana şehre ve oradaki hayata karşı samimiyetsizlik hissi veriyor. Bu duyguyu ortadan kaldırmanın en güzel yolu bulvar cafelerinde oturmak olduğunu söyleyebilirm. Bir fincan kahvenin verdiği lezzete etrafınızda akan şehrin heyecanının karışması şehri içinizde hissetmeye olanak veriyor.
Barcelona’da görülecek bir başka yer ise belki de şehrin hatta ülkenin özeti olarak tanımlanacak Poble Espanyol... Burada, İspanya’nın farklı mimari özelliklerini taşıyan binaların yer aldığı küçük bir İspanyol Köyü. Restoran, cafe ve dükkanların olduğu köyde bir de mini bir cam fabrikası bulunuyor. Barcelona’da irili ufaklı pek çok cafe ve bar var. Bir Akdeniz alışkanlığı olan akşam yemeğini geç yeme burada da çok hakim. Geç oturulan sofralar uzun saatlere yayılıyor. Ardından sangrianın meyvemsi karaşımıyla sohbetler sabahın ilk saatlerine kadar sürüyor. Bir barın etrafında dizilip sohbetin aşktan başlayıp hayallere kadar gitmesi de saatlerle kısıtlanamaz. Zaten bu seyahat de onun için değil miydi? Bir şeylerden kaçmak ama aslında o şeyleri avuçlarından hiç bırakmadan... Tıpkı Before the Sunshine of the Spotless Mind filmindeki gibi bilinç altının, yaşananların ve anıların aslında hiçbirşekilde silinemeyeceği gibi... İşte sangria’nın yaptıkları!

Hiç yorum yok: