20 Nisan 2009 Pazartesi

Şarabın tadı, modanın sihri

Kumaşın dokusunu hissetmeyi öğrendiğinizde onu bırakmak zor gelir. Çünkü her kumaşın kendine has dokuması dolayısıyla hissettirdiği farklı duygular vardır. Tıpkı şarabın tadına varan bir damağın, bir sonraki kadehte neyle karşılaşacağını merak etmesi gibi… İşte moda ile şarabı bir kez daha benzetirsek ya da ortak noktalarını aramaya devam edersek kumaşın kıyafete, üzümün de şaraba dönüşmesi ortak bir yolculuk hikayesidir. Modaya küçük yaşlarda bulaşan Cem Geylani, şarapla ilişkisini anlatırken televizyoncu Nur Onur ise yıllar içinde modaya nasıl bulaştığını öğreneceğiz.

Televizyon ekranlarından tanıdığımız Nur Onur’un modayla ilişkisini anlatmak için önce, asıl mesleği olan televizyonculuğundan söz etmek gerek. Marmara Üniversitesi Radyo-Televizyon Bölümü’nü kazanmasıyla, profesyonel hayata adım atması hemen hemen aynı döneme denk geliyor.

İlk olarak bir halkla ilişkiler firmasında yarı zamanlı işe başlayan Onur, kısa süre sonra TRT’nin kapısından girme şansını yakalar. Henüz 18 yaşındayken girdiği TRT İstanbul’da stajyer olarak çalışmaya başlayan Onur, beş buçuk yıl boyunca TRT’de kalır. Yapım ve yönetim mutfağında görev alan Nur Onur, Mengü Ertel’in sunduğu “Cumhuriyete Kanat Gerenler” belgeselinde önce asistan olarak çalışırken, çalışkanlığı ve azmi sayesinde yönetmen unvanını almayı başarır ve son 100 bölümünde de yönetmen olarak görev alır. Bu çalışmasıyla TRT’de tescillenen Onur, kısa süreli ATV serüveninden sonra, bu kez 10 yıl çalışacağı TV8’e başlar. Yönetmenliğini üstlendiği programlar arasında tarihçi-yazar Cemal Kutay’ın sunduğu “Bizden Biri”, “Zamanlar ve Mekânlar” ve “Günümüzün Dünleri” vardır. Ekranların ilk reklam programı “Packshot”, kitabın matbaadan rafa uzanan öyküsü ile “Ayraç”, “Uzman”, “Tatil Rehberi”, “Marka”, ünlülerin hayat hikâyelerini ve tüm yaptıklarını ekrana taşıyan “Yansımalar” adlı programlarını da gerçekleştiren Nur Onur, hayatında hep var olacak modaya da bulaşır.

Modanın sosyolojik boyutundan psikolojik boyutuna, kültürlerarası statü sembolü oluşundan kastı belirlediği dönemlere kadar irdeleyen moda belgeselini de yapan Nur Onur, 2000 yılında ekranların en uzun soluklu moda programına başlar. Bu sayede genç moda tasarımcılarının tasarımcılık serüvenini yakından izleme fırsatını yakalayan Onur: “Onların kendilerini ifade edebilecekleri bir platform oluşturdum. Bu arada da dünyada gerçekleşen moda haftalarına katılıyordum. Paris Moda Haftası’nda Valentino defilesinden Ungaro’ya, Alexander McQueen’den Jean Paul Gaultier’ye kadar birçok defile izliyorsunuz. Modanın dev bir endüstri olduğunu orada hissediyorsunuz. Bunlar gerçekten sanatsal birer şölen” diyor.

Tarihten bugüne giyinik dönem

Yıllar geçerken modaya çoktan kendini kaptırmış olan Nur Onur, takvimler 2004’ü gösterirken “Moda Bulaşıcıdır” adını verdiği 507 sayfalık bir kitap yazar. Bu alanda ilk araştırma kitabını hazırlayan Onur: “Yunan, Bizans, Osmanlı İmparatorluğu, Tanzimat Dönemi ve Cumhuriyet’te, yaşam ve ölüm arasında, giyinik dönemde neler yapıldı, giyim-kuşamın statü sembolü oluşu konularını işlerken, işin felsefik boyutunu da kattım. Prof. Dr. Ali Akay, Prof. Dr. Ünsal Oskay, tarihçi yazar Cemal Kutay, tarihçi yazar Orhan Koloğlu gibi isimlerin görüşlerine yer vererek hazırladığım bir kitap oldu. Epsilon etiketli kitabın tanıtımı da bilboard’larda 15 gün kalmıştı” diyor.

Bu kitabı kıskançlıktan yazdığını dile getiren Onur, bu kıskançlığını da şöyle anlatıyor: “Paris’te Barbaros Şansal ile kitapçıları gezerdik. Giyim-kuşam dergileri ve kitapları derken bir sürü alışveriş yapıyorduk. Bir yandan da, bizim geçmişimiz, geleneklerimiz var; neden bunları kullanamıyoruz, pazarlayamıyoruz diye hayıflanırdık. Biz giyinmiyor muyuz? Elbette giyiniyoruz, hem de âlâsını… Üç etekler, kaftanlar, çok özel kalıplar ve kuplarla tasarımlarımız var. Anadolu, medeniyetimizle dünyaya ilham olmuş. Ancak yazılı kaynak çok az. Tarih Vakfı’nın Cumhuriyet Modaları, Giyim Sanayicileri Derneği’nin hazırladığı bir kitap, bir de kumaşla ilgili birkaç kitap vardı bulabildiğim. Ama yakın tarihi yansıtan bir kaynak yoktu. Yapılacak çalışma, özellikle moda ve tekstil tasarımı okuyan arkadaşlarımız için bir başucu kitabı niteliği taşımalıydı. Modayı yakından uzaktan tanımak isteyen herkes için, tasarımcıların zorlu hayat hikâyeleri ve çabaları yansıtılmalıydı. Dolayısıyla bu kitabım 3-4 yılda ancak tamamlandı. Daha pek çok alanda kaynak eksiğimiz var. Bunu da göçebe ruhumuza bağlıyorum.”

Kitap yazma serüvenini devam ettiren Nur Onur, 2006’da bu kez yüksek lisansta master tezi olan, Hollywood’daki düşük bütçeli yapımları konu alan “B Filmi” adlı kitabını Es Yayınları’ndan okuyucuyla buluşturdu. Sosyal sorumluluk projelerine de imza atan Nur Onur, “Bir Varmış Bir Yokmuş Herkes Çocukmuş” adlı kitabını da 2008’de Alfa Yayınları aracılığıyla okuyucusuyla buluşturdu.

Hayatı bisiklete binmeye benzetiyor

Televizyon çalışmaları sürerken, bir yandan da yeni kitabının çalışmalarına çoktan başlayan Nur Onur, bu kez “Erkekler İçin Şıklık Haritası” adını verdiği kitabını 2007’de yayınladı. Bu kitapta da Cemil İpekçi, Yıldırım Mayruk, Barbaros Şansal, Canan Yaka, Vural Gökçaylı, Ahmet Eraslan ve Muzaffer Çaha ile erkeklerin iç çamaşırından atletine, gömlek kolundan paçasına kadar giyim kuşamlarındaki tüm detaylara yer verdi.

Bu arada kızı Mina’nın dünyaya gelmesiyle, acemisi olduğu bir dünyayla tanıştı. Çocuk dünyasında neler oluyor diye düşünürken, Prof. Dr. Hilal Mocan danışmanlığında “Adım Adım Çocuğum ve Ben” programını hazırladı. Programın toplam 4 yıl yayınlandığını anlatan Onur: “Hangi işi yaparsam yapayım üzerinde çok araştırıp, çok çalışırım. İnsan ne iş yaparsa yapsın en güzelini yapmaya odaklanmalı. Hayatı bisiklete binmeye benzetiyorum. Belki çok hızlı kullanıyorum ama durduğum zaman da düşeceğimi biliyorum. Engeller çıksa da, aşıp yoluma devam ediyorum. Her şeyin sanal olduğunun farkındayım. Bu yüzden, anımı güzel geçirmeye çalışıyorum. Para gerekli; ama hâlâ cüzdanımda ne kadarım var bilmem. Çok da para merkezli değilim. Yaptığım işler bana bir şeyler katmalı ve başkalarına da bir işaret yaratmalı diye düşünüyorum.”

Tatlı şarapları seviyor

Bunca koşturmanın arasında, kendisi ve ailesine de zaman ayıran Nur Onur’un keyifli zamanlarına bir kadeh şarap eşlik ediyor. Tatil programı yaptığı dönemde, şaraplarıyla ünlü
Portekiz, Fransa ve İspanya gibi ülkeleri gezdiği sırada, şarap mahzenlerini merakla ziyaret ettiğini söyleyen Onur: “Şarap fıçıları, bu ortamın kokusu, görseli, şarabın sunumu beni çok heyecanlandırdı. Bu ülkeleri gezerken bizim, şarabı çok iyi tanımadığımızı gördüm. Bu seyahatlerimde şarabın yemekle ilişkisinin, bir kültürün yansıması olduğuna bir kez daha tanıklık ettim. Özellikle kırmızı şarabı tercih ediyorum. Tatlı şarapları ise günün her saati, kahvaltı hariç zevkle içebilirim. Porto ve Bordeux şarabını beğenirim. Avustralya, İspanya, Fransa’da üretilen belli markaları ve ülkemizden de Öküzgözü, Boğazkere ve Kalecik Karası’nı seviyorum.” diye anlatıyor.

Kadın ve erkek üzümün ta kendisi

Şarap ve insanın birbirine çok benzediğini anlatan Nur Onur: “Kadın, şarap gibidir deyimi çok kullanılır. Ama bunu uygulamada hiç görmeyiz. Erkekler hep taze, tatlı ve hareketli olandan, dolayısıyla aperitiften yanadır. Yani genç ve genç görünen, erkeği cezp eder. Erkekleri ise baharatlı yemeklerle içilen, dengeyi sağlayan şaraplara benzetebiliriz. Hayatın dengesi kadın ve erkek üzerine kurulmuştur. Erkekler için hiç büyümeyen çocuklar desek de, kadınların her anının bir çocuksuluk taşıdığını unutmayalım. Kabul edelim ki, devamlı değişen bir ruh halimiz var. Ayrıca şampanyayı da erkeklere benzetebiliriz. Karbondioksit miktarı fazla… (Gülüşmeler…) Onun için kabarcıkları, köpükleri fokurduyor. Biliyoruz ki, şaraba rengini veren üzümün kabuğudur. Bunu, bizi biz yapan imaj olarak tanımlayabiliriz… Özetle ikimiz de üzümüz, rengimizi veren dış kabuğumuz. Beyaz şarap yıllandıkça açık sarıdan bal rengine, altın sarıya döner. Kırmızı şarap açık bordodan tuğla rengine. İşte bu zıtlıklar güzelliği, mutluluğu ve damak zevkini buluşturuyor. En büyük damak zevki de aşk ve sevgi sanırım” diyerek şarap ve insanı tanımlıyor.


Cen Geylani

Biz adını çok bilmesek de, dünya modasına 20 küsur senedir hizmet veren Cem Geylani, kendine has tarzıyla her zaman fark yarattı. Almanya’da eğitim gören Geylani, uzun yıllar Avrupa’dan Uzakdoğu’ya pek çok ülkede çalıştı. Kendisini tüccar terzi olarak tanımlarken, şimdilerde gelinlik ve tören kıyafetleri hazırlıyor. Geylani, Avrupa’da geçirdiği gençlik yıllarında, eğitimi kadar sosyal hayatta da çok aktif olduğunu anlatıyor. 1970’lerin ortasındaki Berlin’in hareketliliği, onu da farklı tatları keşfe itmiş. Şarap da bu tattan sadece biri. Beyaz şarap tutkunu olan Cem Geylani, kadını da beyaz şaraba benzetiyor.

Berlin Güzel Sanatlar Akademisi’nde eğitimini tamamlayan Cem Geylani, tekstil mühendisliği okudu. Stajını bir yıl Paris’te Givency’de yaptı. Ardından sırasıyla iki yıl İtalya, iki yıl Almanya, iki yıl Türkiye, tekrar Almanya, oradan da Amerika’ya gitti. 1988’den itibaren Los Angeles’ta İnterSports grubuyla çalışan Geylani, kendisini tüccar terzi olarak tanımlıyor.

Ne tarz markalarla çalıştınız?
Tasarımcı olsam da, işin yapım aşamasını çok severim. İnterSports, dünyadaki aktif sporlarla ilgili markaları elinde tutan bir grup. Dolayısıyla Japonya’da Kawasaki ve Honda ile motosiklet, su kayağı, tenis kıyafetleri kazırlarken, diğer yandan Çin, Endonezya, Hindistan ve Kore’de imalat mümessilliği yapıyordum. On yıl buralarda çalıştıktan sonra yeniden Avrupa’ya döndüm. Belçika kökenli, İsviçre ortaklı bir firmada çalıştım. Burada dünyanın en lüks kataloğuna tekstil ürünleri yapmaya başladım. Bu katalog, dünyada 10 bin VIP müşteriye dağıtılıyordu. İçerisinde neceften (bir cins taş) oyma, içi elmas tozlu kum saatinden tutun da, beş bin dolara tişörtlere kadar her şey vardı. Keyifli bir iş oldu.

Bir süre işlerinize ara verdiniz. Ardından da markanızla ilgili yeniden çalışmalara başladınız. Bu dönemi anlatabilir misiniz?
Bu çalışmadan sonra işlere biraz ara verdim. Bir süre güneyde yaşadım. Ama bu dönem uzun sürmedi ve tekrar çalışmaya başladım. Pek çok firma ve markayla çalışırken, kendi markam ‘Guelani’yi de yeniden hayata geçirmeye karar verdim. İstanbul’da ne yaparım diye düşündükten sonra, “haute couture”ün bir nevi konfeksiyon tarzını, yani ağır tören elbiseleri yapmaya başladım. Buna gelinlik de dahil oldu. Son birkaç yıldır Amerika, Avustralya, İngiltere ve Japonya’ya ihracat da yapıyorum. Şimdi de yeni bir koleksiyon çıkartmaya hazırlanıyoruz. Tamamen sanal ortamda olacak… Beyin ve insanların kişilikleri üstünden yapılan bir moda düşünün. Henüz programlar hazırlanıyor. Tamamlanmasına zaman var.

Modacılar sanatkâr değil

“Guelani” koleksiyonunun nasıl bir tarzı var?
Her zaman çok sadedir. Esasında o konuda bir yanlış anlaşılma var. İnsanlar, modacıları sanatkâr zannediyor. Biz sanatçı falan değiliz. Eserlerimiz müzeler için yapılmıyor. Tam tersi biz, ciddi bir tüketim ürünü yapıyoruz. Hem de çok hızlı çalışan bir sektörde. İyi bir tasarımcı olmanız yeterli. Maalesef Türkiye’deki meslektaşlarımın pek çoğunun bu konuda iyi olduklarını iddia etmeyeceğim. Bu konuda biraz iddialıyım... Çünkü olaya, çok yanlış yaklaşıyorlar. Önce ürün ve müşteri portföyünü tayin etmeniz gerek, tasarım onun üzerinde yürümek zorunda. Biz aslında sanattan, felsefeden çok iyi anlayan ve gözlemleyen insanlar olup, bunları kavradıktan sonra bunun özünü birtakım tüketim ürünlerine reflekte etmeliyiz.
Tabii ki her modacının olduğu gibi, kendi kadın modelim var. Bu profil, kendi ayaklarının üzerinde duran, belli insani kalitelere erişmiş, eğitim ve bilgi birikimi bakımından belli bir yaşa gelmiş, çalışan ve çalıştığıyla belli bir yaşam kalitesini kurmaya gayret gösteren insan modeli… Bu profildeki kadınlar çok aktif olduklarından, fazla şatafatlı, süslü püslü ve dışadönük kıyafetlere ihtiyaçları olmaz. Daha çok konfor, kalite ve uzun ömürlülük ararlar. Onun için daima bu tarz kıyafetler çizerim. Bunu sosyo-ekonomik açıdan değerlendirirsek, B+ olarak adlandırılan metropoliten ahaliden bahsediyorum.

Türk kadını, gündelik giyime kaynak ayırmıyor

Bu sadeliği gelinlik ve tören kıyafetlerinde nasıl hayata geçiriyorsunuz?
Tabii ki, gelinlik ve tören kıyafetlerinde mümkün değil. Orada da tasarımcı olarak yap yapabildiğin kadar durumu var. İstediğin kadar abart… Ben çalışmaya başladığımda, “metropolitan life” ve “clubbing” devresini yaşıyorduk. Çiçekli, saçaklı şeyler yaptık. Şimdi ise daha içe dönük çizgiler, daha fazla doğal malzeme ve rafine kuplar yaratıyoruz.

Türkiye’de bu tarzı benimseyen çok az kadın olduğunu düşünüyorum. Siz ne dersiniz?
Kesinlikle... Bu yaklaşım nedeniyle ürünlerimi Türkiye’de satmakta zorlanıyorum. Öncelikle, Türkiye’de bahsettiğim kadın modeli yok denecek kadar az. Varsa da kaliteli bir ürünü elde etmekte mali sorunu var. Çalışan kadının elde ettiği gelirle, batıda emsalleri olan, uzun ömürlü kaşmir bir paltoyu kolayca alması mümkün değil. Türkiye’de de maalesef iyi ürünün müşterisi daha çok aileden veya kocadan varlıklı ve çalışmayan kadın modeli. Bu kadın modelinin de, genellikle alt yapısı hiç yeterli değil. Aslında bu noktada bir yanlışlık var. Giyinmeye, sizin veya benim gibi her gün dışarıda olanların ihtiyacı var. Yoksa evde oturmuş, kitap okuyorsanız ne giydiğiniz çok da önemli değil. Her sabah “Ne giyineceğim?” diye sorununuz olmaz. Türkiye’de bu olay iyice abartılıyor. Mesela batı markaları, Türkiye’ye geldi veya gelmedi derken aslında çok da başarılı olamadılar.

Mali durumu elverişli insanlar da gündelik giyime çok fazla kaynak ayırmıyor. Çok abartılı bir kıyafeti 10 bin dolara hiç zorlanmadan satabilirken, sade bir kaşmir kazağı 1500 dolara asla satamazsınız. Nitekim bütün yabancı markaların başına gelen de budur. Göstermelik ürünlere müşteri var. Türkiye’ye geldiğim ilk yıllarda birkaç deneme yaptım. Türk ticari hayatının benim için anlaşılması zor bir durum olduğunu fark ettim. Çünkü insanın alıştığı bir standart var. Orada belli düzenlerle planlı bir şekilde gidiyor. Buradaki sisteme ayak uydurmak için ise içine doğmuş olmak gerekiyor.

Gelinlik, maliyetli ve fuzuli

Kişiye özel gelinlikler de tasarlıyorsunuz...
Aslında felsefesinden çok hoşlanmasam da bu işi yapıyorum. Her şeyden önce, ben de evlendiğimde eşim gelinlik giydi, evet; ama pahalı ve masraflı bir elbise. Üstünde çok emek harcanmasına karşılık, çok kısa ömürlü. Kullanıldıktan sonra bir müddet orada, burada saklanıyor, ardından kaldırılıp atılıyor. Ancak çalışması çok keyifli. Küçük ekiplerle ve zevkle bir ortam oluşuyor. Her ne kadar masraflı olsa da, Türkiye’nin maliyetleri, bu tip ürünlerde rahatlıkla kurtarıyor. El emeği oldukça makul. Ben, astarı bile ipekten olan gelinlikler ve gece kıyafetleri yapıyorum.

Farklı ülkelerde zaman geçirmenin birtakım zevkleri de geliştirdiğini düşünüyorum. Mesela şarapla aranız nasıl?
Babam dışişlerindeydi. Dolayısıyla, çocukluğumda değişik ülkelerde öğrenim gördüm. Babamın son tayini Almanya’ya çıkınca, İsviçre’de yatılı okurken Almanya’ya döndüm. O arada da üniversite çağına geldim. 1970’lerin ortasında Berlin çok çılgın bir yerdi. Herkes sanat yapıyor, deli bir çağ yaşıyordu. Berlin çok keyiflidir. Şu anda da Avrupa’nın en uçuk metropolüdür. Bütün bu yaşamımın orada yoğrulmuş olması ve ailemin yapısından ötürü, genç yaştan beri şarap da sevdiğim bir içecek oldu. Fransızların ‘İçkisiz balık zehir olur’ yaklaşımı çok doğru. Gerçi Türkiye’de rakıyla da çok zevkli.

Şarap konusunda tercihiniz nasıl?
Hepsinin ayrıcalıklı olduğunu düşünüyorum. Ama en çok beyaz şarapları tercih ediyorum.
Kırmızı, ağır tanenli şaraplar yerine, aromatik ama serin içilen şarapları seviyorum. Yani, şarabı içtikten sonra bir sürahi su içme arzusunu yaşamaktan keyif almıyorum.
Köpüklü şaraba ayrı bir düşkünlüğüm var diyebilirim. Çok fazla içki karıştırmam; mümkün olduğu kadar aynı içkide kalmayı tercih ederim. Orada da, şampanya iyi bir çözüm. Hafif deniz ürünleri yendiğinde, şampanya yemeğe de eşlik edebiliyor. Ancak, şampanyanın fiyatı çok yüksek. Yerli şarap firmaları da, vergilerden ötürü anlamsız bir fiyat politikasına girmek zorundalar. Hele ki dışarıda bir şampanya açtırdığınızda, can acıtıcı olabiliyor!

Kırmızı şarap daha erkeksi

Şarapla modayı bir araya getirirsek, neler söyleyebilirsiniz?
Şarabın tarih içinde modayla bütünleşmiş olduğunu düşünüyorum. Roma’dan beri, batıyı belirleyen yaşam kültürünün şarap rafinmanının ana parçalarından biri. Yemek kültürü ve sosyalleşme hareketleri içerisinde, şarabın kayıtsız bir yeri var. Dinsel boyuttan başlayın da, istediğiniz noktaya kadar getirebilirsiniz. İnsanların sosyalleştikleri andaki görüntüleri de, şarapla çok yakın ilişkide oluyor. Günümüzde keyif alarak içmek için insan içine çıkıyorsunuz. Kendinizi de ona göre dekore ediyorsunuz.

Şarabı insanlaştırdığımızda nasıl bir tanımlama yaparsınız?
Kırmızı şarap bana daha erkeksi geliyor. Beyaz da kadınsı... Beyaz şarap, şampanya gibi rafine bir ürün. Kırmızı şarap daha basit bir kadehe konup, tahta masada da içilen, toprağa yakın, halkla bütünleşmiş bir içecek. Av eti, ağır yemeklerle bir araya geliyor. Fransa, İtalya ve İspanya’da basit köy hanları, orada şarap içen köylüler zaten sabah saatlerinden başlayarak şarap içer. Nedense böyle bir tablo gözümde canlanıyor, o tablo da erkeksi bir imaj çiziyor. Diğer yandan, Chianti gibi yöresel şarapları da genç Sophia Loren tipli bir kadınla özdeşleştirebiliriz. Alımlı ama kaba bir tavır vardır ya... Tam İtalyan anne pozunda tahta masanın yanına da yanaşır... Bana göre, beyaz şarap ise özenle dekore edilmiş masalar, daha şık ve hoş kadınlarla bağlantılı bir tabloda yer alıyor. Ruh yapıları ve eşleştikleri lezzetlerle de beyaz şaraplar, tatlı şaraplar ve şampanyalar farklarını ortaya koyuyorlar. Bu duygu da bana kadınları çağrıştırıyor. Şampanya, papazların ürünü olsa da kesinlikle kadınsıdır. Şampanya çırpıcıları vardır, bir hanımefendinin bunu yapması erotik bir görsel şölen yaşatır.

Hiç yorum yok: