22 Nisan 2009 Çarşamba

Barcelona’da 4 gün





Barcelona – El Prat Havalimanı’na indiğimizde Aralık ayının ilk haftasıydı. Akdeniz şehri olsa da kurşuni bir hava bizi karşıladı. Dört günlük turumuz boyunca güneşe hasret, sokaklarında gezindiğimiz Barcelona, insanları ve canlılığıyla misafirine farklı bir sıcaklık sunuyor. Klasik bir şehir turunun ardından otele vardığımızda neredeyse 24 saattir uyumamanın verdiği adrenalinle bavulları odaya atıp tekrar sokaklara dalıyoruz. Bu kez karanlık çökmüş Barcelono ışıl ışıl parlıyor.
Otelin hemen yakınında yemek için bir dükkan giriyoruz. Değişik sosislerin hazırlandığı yerin sahibinin bir Ermeni olması dikkatimizi çekiyor. Hemen sohbete dalıp Erivan’dan çok uzak bu Akdeniz şehrine geliş hikayesini dinliyoruz. Bizim rahatlığımız karşısında biraz çekingen anlatıyor. Hikayenin temelinde hayat şartları olduğunu öğreniyoruz. Ve aslında hangi milletten olursanız olun dünyanın her hangi bir şehrinde yaşama ihtimalini düşündürüyor bize...

Katalanya Meydanı’ndan Las Ramblas, şehrin en meşhur caddesi... Caddenin başından girdiğinizde sağda yan yana dizilen tezgahlar şık bir bit pazarı tadında. Üzerinde üretimi 1800’lerde gerçekleşmiş kristal kadehlerden porselen tabaklara, bronz heykellerden bebeklere kadar pek çok şey bulmak mümkün. Sağlı sollu dünyaca ünlü markaların yanısıra dünya hazır giyimine pek çok marka kazandıran İspanyol tekstilinin markaları yer alıyor. Bu caddenin sonunda denize ulaşıyorsunuz, tam da bu noktada Kristof Kolomb’un heykeli sizi karşılıyor. Şık teknelerin bağlandığı Port Vell’in bir tarafında Maremagnum Alışveriş Merkezi bulunuyor. Oldukça ferah bir şekilde dizayn edilen binada ahşabın hakimiyeti ve denizin kokusu alışverişe ayrı bir keyif katıyor. Şehrin en ünlü yerlerinden biri de Aquarium... Onlarca deniz canlısını barındıran dev akvaryumun ortasındaki tünelden geçerken çocuklar gibi şendik. Akdeniz’in kenarında yürüyüş yapma fikriniz varsa vazgeçmeyin devam edin. Mimari yapıları farklı binaların dışında, 1992’de Olimpiyatlara ev sahipliği yapmış Villa Olimpica binasını görebilirsiniz.

Sagra de Familia Katedrali
Barcelona, genç bir Avrupa şehri. Kıtanın diğer şehirlerindeki eskilikten ziyade burada, mimariden mutfağa kadar modernlik hakim. Barcelona ile özdeşleşen mimar Antoni Gaudi’nin masalsı evleri akla geliyor. Bu evleri gezdiğinizde kendinizi bir masal kahramanı gibi hissedebilirsiniz. Evlerin en büyük özelliği ise ne dış cephede ne de iç tarafta sivri köşelerin olması... Merdivenlerden kapı pervazlarına kadar hep yuvarlak hatlar hakim. Renkli porselenlerin mozik şekillerle bir araya gelmesi bu evlere ayrı bir hava katıyor. Casa Mila bu evlerden sadece bir tanesi. Şehrin önemli mimari yapılarının başında ise La Sagra de Familia Katedrali geliyor... Dış görünümü o kadar etkileyici ki çevresini gezerken inceleyecek pek çok şeyle karşılaşıyorsunuz. Meyve sepetlerinden kertenkele figürlerine Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesinden pekçok dini hikayelerin anlatıldığı sahneler taşlara yontulmuş. İç kısmında ise yüzyıllardır süre gelen inşaat devam ediyor.

Bir şehirde turist olmak insana rahatlık verse de bana şehre ve oradaki hayata karşı samimiyetsizlik hissi veriyor. Bu duyguyu ortadan kaldırmanın en güzel yolu bulvar cafelerinde oturmak olduğunu söyleyebilirm. Bir fincan kahvenin verdiği lezzete etrafınızda akan şehrin heyecanının karışması şehri içinizde hissetmeye olanak veriyor.
Barcelona’da görülecek bir başka yer ise belki de şehrin hatta ülkenin özeti olarak tanımlanacak Poble Espanyol... Burada, İspanya’nın farklı mimari özelliklerini taşıyan binaların yer aldığı küçük bir İspanyol Köyü. Restoran, cafe ve dükkanların olduğu köyde bir de mini bir cam fabrikası bulunuyor. Barcelona’da irili ufaklı pek çok cafe ve bar var. Bir Akdeniz alışkanlığı olan akşam yemeğini geç yeme burada da çok hakim. Geç oturulan sofralar uzun saatlere yayılıyor. Ardından sangrianın meyvemsi karaşımıyla sohbetler sabahın ilk saatlerine kadar sürüyor. Bir barın etrafında dizilip sohbetin aşktan başlayıp hayallere kadar gitmesi de saatlerle kısıtlanamaz. Zaten bu seyahat de onun için değil miydi? Bir şeylerden kaçmak ama aslında o şeyleri avuçlarından hiç bırakmadan... Tıpkı Before the Sunshine of the Spotless Mind filmindeki gibi bilinç altının, yaşananların ve anıların aslında hiçbirşekilde silinemeyeceği gibi... İşte sangria’nın yaptıkları!

20 Nisan 2009 Pazartesi

Şarabın tadı, modanın sihri

Kumaşın dokusunu hissetmeyi öğrendiğinizde onu bırakmak zor gelir. Çünkü her kumaşın kendine has dokuması dolayısıyla hissettirdiği farklı duygular vardır. Tıpkı şarabın tadına varan bir damağın, bir sonraki kadehte neyle karşılaşacağını merak etmesi gibi… İşte moda ile şarabı bir kez daha benzetirsek ya da ortak noktalarını aramaya devam edersek kumaşın kıyafete, üzümün de şaraba dönüşmesi ortak bir yolculuk hikayesidir. Modaya küçük yaşlarda bulaşan Cem Geylani, şarapla ilişkisini anlatırken televizyoncu Nur Onur ise yıllar içinde modaya nasıl bulaştığını öğreneceğiz.

Televizyon ekranlarından tanıdığımız Nur Onur’un modayla ilişkisini anlatmak için önce, asıl mesleği olan televizyonculuğundan söz etmek gerek. Marmara Üniversitesi Radyo-Televizyon Bölümü’nü kazanmasıyla, profesyonel hayata adım atması hemen hemen aynı döneme denk geliyor.

İlk olarak bir halkla ilişkiler firmasında yarı zamanlı işe başlayan Onur, kısa süre sonra TRT’nin kapısından girme şansını yakalar. Henüz 18 yaşındayken girdiği TRT İstanbul’da stajyer olarak çalışmaya başlayan Onur, beş buçuk yıl boyunca TRT’de kalır. Yapım ve yönetim mutfağında görev alan Nur Onur, Mengü Ertel’in sunduğu “Cumhuriyete Kanat Gerenler” belgeselinde önce asistan olarak çalışırken, çalışkanlığı ve azmi sayesinde yönetmen unvanını almayı başarır ve son 100 bölümünde de yönetmen olarak görev alır. Bu çalışmasıyla TRT’de tescillenen Onur, kısa süreli ATV serüveninden sonra, bu kez 10 yıl çalışacağı TV8’e başlar. Yönetmenliğini üstlendiği programlar arasında tarihçi-yazar Cemal Kutay’ın sunduğu “Bizden Biri”, “Zamanlar ve Mekânlar” ve “Günümüzün Dünleri” vardır. Ekranların ilk reklam programı “Packshot”, kitabın matbaadan rafa uzanan öyküsü ile “Ayraç”, “Uzman”, “Tatil Rehberi”, “Marka”, ünlülerin hayat hikâyelerini ve tüm yaptıklarını ekrana taşıyan “Yansımalar” adlı programlarını da gerçekleştiren Nur Onur, hayatında hep var olacak modaya da bulaşır.

Modanın sosyolojik boyutundan psikolojik boyutuna, kültürlerarası statü sembolü oluşundan kastı belirlediği dönemlere kadar irdeleyen moda belgeselini de yapan Nur Onur, 2000 yılında ekranların en uzun soluklu moda programına başlar. Bu sayede genç moda tasarımcılarının tasarımcılık serüvenini yakından izleme fırsatını yakalayan Onur: “Onların kendilerini ifade edebilecekleri bir platform oluşturdum. Bu arada da dünyada gerçekleşen moda haftalarına katılıyordum. Paris Moda Haftası’nda Valentino defilesinden Ungaro’ya, Alexander McQueen’den Jean Paul Gaultier’ye kadar birçok defile izliyorsunuz. Modanın dev bir endüstri olduğunu orada hissediyorsunuz. Bunlar gerçekten sanatsal birer şölen” diyor.

Tarihten bugüne giyinik dönem

Yıllar geçerken modaya çoktan kendini kaptırmış olan Nur Onur, takvimler 2004’ü gösterirken “Moda Bulaşıcıdır” adını verdiği 507 sayfalık bir kitap yazar. Bu alanda ilk araştırma kitabını hazırlayan Onur: “Yunan, Bizans, Osmanlı İmparatorluğu, Tanzimat Dönemi ve Cumhuriyet’te, yaşam ve ölüm arasında, giyinik dönemde neler yapıldı, giyim-kuşamın statü sembolü oluşu konularını işlerken, işin felsefik boyutunu da kattım. Prof. Dr. Ali Akay, Prof. Dr. Ünsal Oskay, tarihçi yazar Cemal Kutay, tarihçi yazar Orhan Koloğlu gibi isimlerin görüşlerine yer vererek hazırladığım bir kitap oldu. Epsilon etiketli kitabın tanıtımı da bilboard’larda 15 gün kalmıştı” diyor.

Bu kitabı kıskançlıktan yazdığını dile getiren Onur, bu kıskançlığını da şöyle anlatıyor: “Paris’te Barbaros Şansal ile kitapçıları gezerdik. Giyim-kuşam dergileri ve kitapları derken bir sürü alışveriş yapıyorduk. Bir yandan da, bizim geçmişimiz, geleneklerimiz var; neden bunları kullanamıyoruz, pazarlayamıyoruz diye hayıflanırdık. Biz giyinmiyor muyuz? Elbette giyiniyoruz, hem de âlâsını… Üç etekler, kaftanlar, çok özel kalıplar ve kuplarla tasarımlarımız var. Anadolu, medeniyetimizle dünyaya ilham olmuş. Ancak yazılı kaynak çok az. Tarih Vakfı’nın Cumhuriyet Modaları, Giyim Sanayicileri Derneği’nin hazırladığı bir kitap, bir de kumaşla ilgili birkaç kitap vardı bulabildiğim. Ama yakın tarihi yansıtan bir kaynak yoktu. Yapılacak çalışma, özellikle moda ve tekstil tasarımı okuyan arkadaşlarımız için bir başucu kitabı niteliği taşımalıydı. Modayı yakından uzaktan tanımak isteyen herkes için, tasarımcıların zorlu hayat hikâyeleri ve çabaları yansıtılmalıydı. Dolayısıyla bu kitabım 3-4 yılda ancak tamamlandı. Daha pek çok alanda kaynak eksiğimiz var. Bunu da göçebe ruhumuza bağlıyorum.”

Kitap yazma serüvenini devam ettiren Nur Onur, 2006’da bu kez yüksek lisansta master tezi olan, Hollywood’daki düşük bütçeli yapımları konu alan “B Filmi” adlı kitabını Es Yayınları’ndan okuyucuyla buluşturdu. Sosyal sorumluluk projelerine de imza atan Nur Onur, “Bir Varmış Bir Yokmuş Herkes Çocukmuş” adlı kitabını da 2008’de Alfa Yayınları aracılığıyla okuyucusuyla buluşturdu.

Hayatı bisiklete binmeye benzetiyor

Televizyon çalışmaları sürerken, bir yandan da yeni kitabının çalışmalarına çoktan başlayan Nur Onur, bu kez “Erkekler İçin Şıklık Haritası” adını verdiği kitabını 2007’de yayınladı. Bu kitapta da Cemil İpekçi, Yıldırım Mayruk, Barbaros Şansal, Canan Yaka, Vural Gökçaylı, Ahmet Eraslan ve Muzaffer Çaha ile erkeklerin iç çamaşırından atletine, gömlek kolundan paçasına kadar giyim kuşamlarındaki tüm detaylara yer verdi.

Bu arada kızı Mina’nın dünyaya gelmesiyle, acemisi olduğu bir dünyayla tanıştı. Çocuk dünyasında neler oluyor diye düşünürken, Prof. Dr. Hilal Mocan danışmanlığında “Adım Adım Çocuğum ve Ben” programını hazırladı. Programın toplam 4 yıl yayınlandığını anlatan Onur: “Hangi işi yaparsam yapayım üzerinde çok araştırıp, çok çalışırım. İnsan ne iş yaparsa yapsın en güzelini yapmaya odaklanmalı. Hayatı bisiklete binmeye benzetiyorum. Belki çok hızlı kullanıyorum ama durduğum zaman da düşeceğimi biliyorum. Engeller çıksa da, aşıp yoluma devam ediyorum. Her şeyin sanal olduğunun farkındayım. Bu yüzden, anımı güzel geçirmeye çalışıyorum. Para gerekli; ama hâlâ cüzdanımda ne kadarım var bilmem. Çok da para merkezli değilim. Yaptığım işler bana bir şeyler katmalı ve başkalarına da bir işaret yaratmalı diye düşünüyorum.”

Tatlı şarapları seviyor

Bunca koşturmanın arasında, kendisi ve ailesine de zaman ayıran Nur Onur’un keyifli zamanlarına bir kadeh şarap eşlik ediyor. Tatil programı yaptığı dönemde, şaraplarıyla ünlü
Portekiz, Fransa ve İspanya gibi ülkeleri gezdiği sırada, şarap mahzenlerini merakla ziyaret ettiğini söyleyen Onur: “Şarap fıçıları, bu ortamın kokusu, görseli, şarabın sunumu beni çok heyecanlandırdı. Bu ülkeleri gezerken bizim, şarabı çok iyi tanımadığımızı gördüm. Bu seyahatlerimde şarabın yemekle ilişkisinin, bir kültürün yansıması olduğuna bir kez daha tanıklık ettim. Özellikle kırmızı şarabı tercih ediyorum. Tatlı şarapları ise günün her saati, kahvaltı hariç zevkle içebilirim. Porto ve Bordeux şarabını beğenirim. Avustralya, İspanya, Fransa’da üretilen belli markaları ve ülkemizden de Öküzgözü, Boğazkere ve Kalecik Karası’nı seviyorum.” diye anlatıyor.

Kadın ve erkek üzümün ta kendisi

Şarap ve insanın birbirine çok benzediğini anlatan Nur Onur: “Kadın, şarap gibidir deyimi çok kullanılır. Ama bunu uygulamada hiç görmeyiz. Erkekler hep taze, tatlı ve hareketli olandan, dolayısıyla aperitiften yanadır. Yani genç ve genç görünen, erkeği cezp eder. Erkekleri ise baharatlı yemeklerle içilen, dengeyi sağlayan şaraplara benzetebiliriz. Hayatın dengesi kadın ve erkek üzerine kurulmuştur. Erkekler için hiç büyümeyen çocuklar desek de, kadınların her anının bir çocuksuluk taşıdığını unutmayalım. Kabul edelim ki, devamlı değişen bir ruh halimiz var. Ayrıca şampanyayı da erkeklere benzetebiliriz. Karbondioksit miktarı fazla… (Gülüşmeler…) Onun için kabarcıkları, köpükleri fokurduyor. Biliyoruz ki, şaraba rengini veren üzümün kabuğudur. Bunu, bizi biz yapan imaj olarak tanımlayabiliriz… Özetle ikimiz de üzümüz, rengimizi veren dış kabuğumuz. Beyaz şarap yıllandıkça açık sarıdan bal rengine, altın sarıya döner. Kırmızı şarap açık bordodan tuğla rengine. İşte bu zıtlıklar güzelliği, mutluluğu ve damak zevkini buluşturuyor. En büyük damak zevki de aşk ve sevgi sanırım” diyerek şarap ve insanı tanımlıyor.


Cen Geylani

Biz adını çok bilmesek de, dünya modasına 20 küsur senedir hizmet veren Cem Geylani, kendine has tarzıyla her zaman fark yarattı. Almanya’da eğitim gören Geylani, uzun yıllar Avrupa’dan Uzakdoğu’ya pek çok ülkede çalıştı. Kendisini tüccar terzi olarak tanımlarken, şimdilerde gelinlik ve tören kıyafetleri hazırlıyor. Geylani, Avrupa’da geçirdiği gençlik yıllarında, eğitimi kadar sosyal hayatta da çok aktif olduğunu anlatıyor. 1970’lerin ortasındaki Berlin’in hareketliliği, onu da farklı tatları keşfe itmiş. Şarap da bu tattan sadece biri. Beyaz şarap tutkunu olan Cem Geylani, kadını da beyaz şaraba benzetiyor.

Berlin Güzel Sanatlar Akademisi’nde eğitimini tamamlayan Cem Geylani, tekstil mühendisliği okudu. Stajını bir yıl Paris’te Givency’de yaptı. Ardından sırasıyla iki yıl İtalya, iki yıl Almanya, iki yıl Türkiye, tekrar Almanya, oradan da Amerika’ya gitti. 1988’den itibaren Los Angeles’ta İnterSports grubuyla çalışan Geylani, kendisini tüccar terzi olarak tanımlıyor.

Ne tarz markalarla çalıştınız?
Tasarımcı olsam da, işin yapım aşamasını çok severim. İnterSports, dünyadaki aktif sporlarla ilgili markaları elinde tutan bir grup. Dolayısıyla Japonya’da Kawasaki ve Honda ile motosiklet, su kayağı, tenis kıyafetleri kazırlarken, diğer yandan Çin, Endonezya, Hindistan ve Kore’de imalat mümessilliği yapıyordum. On yıl buralarda çalıştıktan sonra yeniden Avrupa’ya döndüm. Belçika kökenli, İsviçre ortaklı bir firmada çalıştım. Burada dünyanın en lüks kataloğuna tekstil ürünleri yapmaya başladım. Bu katalog, dünyada 10 bin VIP müşteriye dağıtılıyordu. İçerisinde neceften (bir cins taş) oyma, içi elmas tozlu kum saatinden tutun da, beş bin dolara tişörtlere kadar her şey vardı. Keyifli bir iş oldu.

Bir süre işlerinize ara verdiniz. Ardından da markanızla ilgili yeniden çalışmalara başladınız. Bu dönemi anlatabilir misiniz?
Bu çalışmadan sonra işlere biraz ara verdim. Bir süre güneyde yaşadım. Ama bu dönem uzun sürmedi ve tekrar çalışmaya başladım. Pek çok firma ve markayla çalışırken, kendi markam ‘Guelani’yi de yeniden hayata geçirmeye karar verdim. İstanbul’da ne yaparım diye düşündükten sonra, “haute couture”ün bir nevi konfeksiyon tarzını, yani ağır tören elbiseleri yapmaya başladım. Buna gelinlik de dahil oldu. Son birkaç yıldır Amerika, Avustralya, İngiltere ve Japonya’ya ihracat da yapıyorum. Şimdi de yeni bir koleksiyon çıkartmaya hazırlanıyoruz. Tamamen sanal ortamda olacak… Beyin ve insanların kişilikleri üstünden yapılan bir moda düşünün. Henüz programlar hazırlanıyor. Tamamlanmasına zaman var.

Modacılar sanatkâr değil

“Guelani” koleksiyonunun nasıl bir tarzı var?
Her zaman çok sadedir. Esasında o konuda bir yanlış anlaşılma var. İnsanlar, modacıları sanatkâr zannediyor. Biz sanatçı falan değiliz. Eserlerimiz müzeler için yapılmıyor. Tam tersi biz, ciddi bir tüketim ürünü yapıyoruz. Hem de çok hızlı çalışan bir sektörde. İyi bir tasarımcı olmanız yeterli. Maalesef Türkiye’deki meslektaşlarımın pek çoğunun bu konuda iyi olduklarını iddia etmeyeceğim. Bu konuda biraz iddialıyım... Çünkü olaya, çok yanlış yaklaşıyorlar. Önce ürün ve müşteri portföyünü tayin etmeniz gerek, tasarım onun üzerinde yürümek zorunda. Biz aslında sanattan, felsefeden çok iyi anlayan ve gözlemleyen insanlar olup, bunları kavradıktan sonra bunun özünü birtakım tüketim ürünlerine reflekte etmeliyiz.
Tabii ki her modacının olduğu gibi, kendi kadın modelim var. Bu profil, kendi ayaklarının üzerinde duran, belli insani kalitelere erişmiş, eğitim ve bilgi birikimi bakımından belli bir yaşa gelmiş, çalışan ve çalıştığıyla belli bir yaşam kalitesini kurmaya gayret gösteren insan modeli… Bu profildeki kadınlar çok aktif olduklarından, fazla şatafatlı, süslü püslü ve dışadönük kıyafetlere ihtiyaçları olmaz. Daha çok konfor, kalite ve uzun ömürlülük ararlar. Onun için daima bu tarz kıyafetler çizerim. Bunu sosyo-ekonomik açıdan değerlendirirsek, B+ olarak adlandırılan metropoliten ahaliden bahsediyorum.

Türk kadını, gündelik giyime kaynak ayırmıyor

Bu sadeliği gelinlik ve tören kıyafetlerinde nasıl hayata geçiriyorsunuz?
Tabii ki, gelinlik ve tören kıyafetlerinde mümkün değil. Orada da tasarımcı olarak yap yapabildiğin kadar durumu var. İstediğin kadar abart… Ben çalışmaya başladığımda, “metropolitan life” ve “clubbing” devresini yaşıyorduk. Çiçekli, saçaklı şeyler yaptık. Şimdi ise daha içe dönük çizgiler, daha fazla doğal malzeme ve rafine kuplar yaratıyoruz.

Türkiye’de bu tarzı benimseyen çok az kadın olduğunu düşünüyorum. Siz ne dersiniz?
Kesinlikle... Bu yaklaşım nedeniyle ürünlerimi Türkiye’de satmakta zorlanıyorum. Öncelikle, Türkiye’de bahsettiğim kadın modeli yok denecek kadar az. Varsa da kaliteli bir ürünü elde etmekte mali sorunu var. Çalışan kadının elde ettiği gelirle, batıda emsalleri olan, uzun ömürlü kaşmir bir paltoyu kolayca alması mümkün değil. Türkiye’de de maalesef iyi ürünün müşterisi daha çok aileden veya kocadan varlıklı ve çalışmayan kadın modeli. Bu kadın modelinin de, genellikle alt yapısı hiç yeterli değil. Aslında bu noktada bir yanlışlık var. Giyinmeye, sizin veya benim gibi her gün dışarıda olanların ihtiyacı var. Yoksa evde oturmuş, kitap okuyorsanız ne giydiğiniz çok da önemli değil. Her sabah “Ne giyineceğim?” diye sorununuz olmaz. Türkiye’de bu olay iyice abartılıyor. Mesela batı markaları, Türkiye’ye geldi veya gelmedi derken aslında çok da başarılı olamadılar.

Mali durumu elverişli insanlar da gündelik giyime çok fazla kaynak ayırmıyor. Çok abartılı bir kıyafeti 10 bin dolara hiç zorlanmadan satabilirken, sade bir kaşmir kazağı 1500 dolara asla satamazsınız. Nitekim bütün yabancı markaların başına gelen de budur. Göstermelik ürünlere müşteri var. Türkiye’ye geldiğim ilk yıllarda birkaç deneme yaptım. Türk ticari hayatının benim için anlaşılması zor bir durum olduğunu fark ettim. Çünkü insanın alıştığı bir standart var. Orada belli düzenlerle planlı bir şekilde gidiyor. Buradaki sisteme ayak uydurmak için ise içine doğmuş olmak gerekiyor.

Gelinlik, maliyetli ve fuzuli

Kişiye özel gelinlikler de tasarlıyorsunuz...
Aslında felsefesinden çok hoşlanmasam da bu işi yapıyorum. Her şeyden önce, ben de evlendiğimde eşim gelinlik giydi, evet; ama pahalı ve masraflı bir elbise. Üstünde çok emek harcanmasına karşılık, çok kısa ömürlü. Kullanıldıktan sonra bir müddet orada, burada saklanıyor, ardından kaldırılıp atılıyor. Ancak çalışması çok keyifli. Küçük ekiplerle ve zevkle bir ortam oluşuyor. Her ne kadar masraflı olsa da, Türkiye’nin maliyetleri, bu tip ürünlerde rahatlıkla kurtarıyor. El emeği oldukça makul. Ben, astarı bile ipekten olan gelinlikler ve gece kıyafetleri yapıyorum.

Farklı ülkelerde zaman geçirmenin birtakım zevkleri de geliştirdiğini düşünüyorum. Mesela şarapla aranız nasıl?
Babam dışişlerindeydi. Dolayısıyla, çocukluğumda değişik ülkelerde öğrenim gördüm. Babamın son tayini Almanya’ya çıkınca, İsviçre’de yatılı okurken Almanya’ya döndüm. O arada da üniversite çağına geldim. 1970’lerin ortasında Berlin çok çılgın bir yerdi. Herkes sanat yapıyor, deli bir çağ yaşıyordu. Berlin çok keyiflidir. Şu anda da Avrupa’nın en uçuk metropolüdür. Bütün bu yaşamımın orada yoğrulmuş olması ve ailemin yapısından ötürü, genç yaştan beri şarap da sevdiğim bir içecek oldu. Fransızların ‘İçkisiz balık zehir olur’ yaklaşımı çok doğru. Gerçi Türkiye’de rakıyla da çok zevkli.

Şarap konusunda tercihiniz nasıl?
Hepsinin ayrıcalıklı olduğunu düşünüyorum. Ama en çok beyaz şarapları tercih ediyorum.
Kırmızı, ağır tanenli şaraplar yerine, aromatik ama serin içilen şarapları seviyorum. Yani, şarabı içtikten sonra bir sürahi su içme arzusunu yaşamaktan keyif almıyorum.
Köpüklü şaraba ayrı bir düşkünlüğüm var diyebilirim. Çok fazla içki karıştırmam; mümkün olduğu kadar aynı içkide kalmayı tercih ederim. Orada da, şampanya iyi bir çözüm. Hafif deniz ürünleri yendiğinde, şampanya yemeğe de eşlik edebiliyor. Ancak, şampanyanın fiyatı çok yüksek. Yerli şarap firmaları da, vergilerden ötürü anlamsız bir fiyat politikasına girmek zorundalar. Hele ki dışarıda bir şampanya açtırdığınızda, can acıtıcı olabiliyor!

Kırmızı şarap daha erkeksi

Şarapla modayı bir araya getirirsek, neler söyleyebilirsiniz?
Şarabın tarih içinde modayla bütünleşmiş olduğunu düşünüyorum. Roma’dan beri, batıyı belirleyen yaşam kültürünün şarap rafinmanının ana parçalarından biri. Yemek kültürü ve sosyalleşme hareketleri içerisinde, şarabın kayıtsız bir yeri var. Dinsel boyuttan başlayın da, istediğiniz noktaya kadar getirebilirsiniz. İnsanların sosyalleştikleri andaki görüntüleri de, şarapla çok yakın ilişkide oluyor. Günümüzde keyif alarak içmek için insan içine çıkıyorsunuz. Kendinizi de ona göre dekore ediyorsunuz.

Şarabı insanlaştırdığımızda nasıl bir tanımlama yaparsınız?
Kırmızı şarap bana daha erkeksi geliyor. Beyaz da kadınsı... Beyaz şarap, şampanya gibi rafine bir ürün. Kırmızı şarap daha basit bir kadehe konup, tahta masada da içilen, toprağa yakın, halkla bütünleşmiş bir içecek. Av eti, ağır yemeklerle bir araya geliyor. Fransa, İtalya ve İspanya’da basit köy hanları, orada şarap içen köylüler zaten sabah saatlerinden başlayarak şarap içer. Nedense böyle bir tablo gözümde canlanıyor, o tablo da erkeksi bir imaj çiziyor. Diğer yandan, Chianti gibi yöresel şarapları da genç Sophia Loren tipli bir kadınla özdeşleştirebiliriz. Alımlı ama kaba bir tavır vardır ya... Tam İtalyan anne pozunda tahta masanın yanına da yanaşır... Bana göre, beyaz şarap ise özenle dekore edilmiş masalar, daha şık ve hoş kadınlarla bağlantılı bir tabloda yer alıyor. Ruh yapıları ve eşleştikleri lezzetlerle de beyaz şaraplar, tatlı şaraplar ve şampanyalar farklarını ortaya koyuyorlar. Bu duygu da bana kadınları çağrıştırıyor. Şampanya, papazların ürünü olsa da kesinlikle kadınsıdır. Şampanya çırpıcıları vardır, bir hanımefendinin bunu yapması erotik bir görsel şölen yaşatır.

Altın değerindeki üzümler, mücevher gibi şaraplar…




Farklı dünyalara sahip olsalar da ortak yönleri çok... Mücevher ve şarabın kader yolculukları Anadolu topraklarında başlıyor. Altının mücevherle vücut bulması, üzümün ise şaraba dönüşme seremonisi uzun uğraşlar ve sabırla gerçekleşiyor. Değerli üzümler tıpkı değerli taşlar gibi işleniyor. Biri göze diğeri damağa hitap etse de ikisi de sonsuz bir haz yaşatıyor. Bereketin simgesi olmaları ise cabası…

Değeri bakımından bir biriyle bağdaşan şarap ve mücevher, yüz yıllardır toplumların statü simgesi oldu. Altının değerli taşlarla bir araya geldiği bu parçalar renk ve şekilleriyle kadınların aklını başından aldı. Tıpkı bir kadeh kırmızı şarap gibi…
Mücevher de şarap gibi doğduğu toprağın özelliklerini taşır. Antik çağda mücevher gücün, dirayetin ve sosyal statünün simgesiydi. Hangi dönemde olursa olsun üzerinde yaşanılan topraklar hakkında zenginlik; kullanıldıkları yerlere göre sosyal ayrılıklar; materyallerin zenginliğine göre kaynaklara dair ipucu verdiler. Aynı şarabın, üzümün yetiştiği bölgenin özelliklerini taşıması gibi... Trakya Bölgesi’nin Tekirdağ, Ege Bölgesi’nin Ayvalık mahsulleri, toprakların verimliliği, iklimin de yardımıyla nasıl birbirinden ayrılırsa, antik çağda kullanılan madenler ve değerli taşlar da tarih ve dönem belirlemede önemli rol oynadılar.
Altın doğada bulunan, inci de denizde bulunan en önemli kaynak. MÖ 4000 yılından bu yana insanoğlu altını işliyor, inciyi buluyor; elmas, zümrüt ve yakut gibi taşları metallerle karıştırıyor. Mücevher zanaatı, modanın dünyadaki olaylardan etkilenmesiyle ortaya çıkan akımların bazen sebebi, bazen de sonucu oluyor. Ama hep var oluyor. Antik devletlerde, özellikle de Roma İmparatorluğu, Yunan ve Mısır Medeniyetleri’nde kutlamaların, seremonilerin baş tacı olan şarabın, bugün de en önemli kutlamaların ve davetlerin vazgeçilmez ikramı olması gibi. Antik Yunan’da altın kolyeler, deniz kabukları ve çiçekler gibi doğal formlarla şekillendirildi. Bunlar MÖ 300 yılına ait zümrüt, ametist ve incilerle harmanlanmış mücevherlerdi. Yani o tarihlerde Yunanlılar renkli taşları, camı ve mineyi mücevherde kullanmaya başlamışlardı bile. Belki de şimdilerde sindirim, sinir, bağışıklık ve dolaşım sistemlerine iyi geldiğini keşfettiğimiz akik, opal, malahit, yeşim gibi taşların özellikleri biliniyor, tene değdiği sürece bu taşların vücudu dengeleyici bir ilaç olduğu düşünülüyordu. Tıpkı şarabın da kalp sağlığına veya enfeksiyona iyi geldiği bilindiği gibi… 1900’lere gelindiğinde mücevherler beyaz rengi aldı. Bunlar inciler ve elmaslardan oluşan mücevherlerdi. O dönemde güney denizlerinin incileri çok değerliydi. Çünkü nadir bulunan bir incinin ya da iyi bir taşın değeri; yıllanmış, iyi bir şarabın değeri gibi fiyatına yansırdı.

Hollywood etkisi

1940 ve 50’lerde klasik Hollywood filmlerinin yarattığı starlar, uzun yıllar modadaki değişimlerin öncüleri oldu. Müzikaller, gangster filmleri, western filmler... Bunlar aynı zamanda kostüm filmleriydi. Çünkü film başına 20-30 kostüm tasarlanırdı. Moda, filmin en can alıcı unsuruydu, hatta bazen filmin diğer bazı öğelerinden öncelikli duruma geçerdi. Bu inanılmaz şık ve fantastik giysileri, mücevherler ve kusursuz makyaj tamamlardı. Boyuna takılan gösterişli bir gerdanlık filmlerin en klasik sahnelerinden biri olurdu. Bu pahalı ve zarif armağana verilen olumlu cevap ise yine bir başka klasik olan iki kadeh şarapla kutlanırdı. Mücevher ve şarap Hollywood filmlerinde de birbirinden ayrılmadı.21. yüzyıl mücevherleri modanın bir parçası olarak gardroplara girmeye başladı. Moda zaten artık hızına ayak uydurması zor bir “trend”ler bütünü. Bir endüstri... Mücevherin de modası var elbette. Zamana ve yere uygun mücevher kullanımı, moda akımlarını tamamlayan diğer aksesuarlardan da önde gidiyor. Mücevherin zamanında ve yerinde kullanıldığı takdirde taşıyacağı ağırlık gibi şarap da yenilen yemek, içinde bulunulan atmosfer, müzik ve söz konusu yerde bulunma amacına uygun seçiliyor. Böyle özel durumlarda mücevher kullanmanın püf noktaları da aynı şarap servisinin püf noktaları gibi değer taşıyor. İyi bir şarabın servisinin doğru yapılması, ona pahalı bir mücevher gibi davranılmasını gerektiriyor. Çünkü o şarap, tadını bilen ve içmek üzere seçen kişi için son derece kıymetli.

Anadolu’nun mücevherleri

Anadolu’nun hemen hemen tüm merkezlerine o yöreye has mücevherler vardır. Hatta aralarından bazılkarının ünü çoktan sınırları aşmış dünya insanını beğenisine sunulmuş. Batıdan başlayarak doğuya kadar her bölgede yöresel takılar kadınları daha da alımlı yaparken bu mücevherlerin izini sürerken burnunuza da o yörenin üzümlerinden üretilen şarapların kokusu gelir. Mardin’den yükselen telkari ustalarının çekiç sesleri Türkiye’nin en sevilen üzüm türlerinden Öküzgözü – Boğazkere kubajlarından oluşan kırmızı şarapla buluşur. İç Anadolu’da Ankara-Kalecik Karası, Tokat Narince üzümleri bilinirken Ege Bölgesi de en verimli topraklara sahiptir. Tıpkı medeniyetlerin beşiği olduğu gibi…
İşte Anadolu’daki bazı şehirlerim kendine has kuyum çeşitleri…

Trabzon
Babadan oğla geçen kuyumculuk erkek egemen bir meslek olmuş. Ancak bu kural Trabzon’da bozuluyor. Trabzon’un dünyaca ünlü hasır bilezikleri anlatılırken bu iş ise anadan kıza geçiyor. Kadınların ellerinde sanki saçlarını örüyorlarmış gibi örülen bilezikler, gerdanlıklar ve kemerler örgü aşamasında erkek eli değmiyor. En son takının kilit kısmına sıra geldiğini bu işi erkekler yapıyor. Örgü bileziklerin tarihi araştırıldığında maden olarak arlın veya gümüş kullanılmadığı gözlenmiş. Gümüşten daha değersiz olan bafondan yapılıyormuş. Zaman içinde 22 ayar altın ya da gümüş tellerden örülmüş. İğneyle altın veya gümüş telle ilmek atarak örgülerini yaparken tel ilmekleri tutup çekmeye ve düzenlenmeye yarayan bir de cımbız kullanılıyordu. Kaliteli bir örgü sıkı olması gerekiyor. Ören kişi bu işe başladıktan sonra bir süre bu işe devam etmeli. El ancak birkaç saatte alışıyor. Hasır örgü tekniğiyle bilezikten yüzüğe pek çok set hazırlanıyor.

Erzurum
Konumuyla tarih boyunca göçler, savaşlar ve ticari alışverişlere sahne olan Erzurum, tarihin her döneminde ticari önemini korumuş. Kafkasya ve İran’dan gelen yolların Anadolu’ya açılan tek kapı olan Erzurum, her gelenin de kendi kültürünü getirdiği bir nokta. Erzurum’un geçmişinde kuyumculuk önemli bir el sanatı… Osmanlı döneminde atiye ve atiye-i senniye’leriyle ünlü Taşmağazalar Çarşı’sı şehrin kuyumculukta önemli bir noktası. Erzurum’da üretimin yanı sıra altın ve gümüş ürünlerin ithalat ve ihracatı da yapılıyordu. Altın ve gümüş ziynet eşyaları Asya’dan İpekyolu’yla getirilip buradan Anadolu ve İstanbul’a gidiyordu. 19. yy Taşmağazalardaki üretim gümüş ağırlıkta oldu. Gümüş işlemeli çay ve yemek takımları gümüş sahan altlıkları nihale hamam tasları ziynet sandıkları semaverler, köstekler üretilen eşyalar arasındaydı… Şimdilerde ise altın ağırlıkta… Erzurum kehribarı ise bu yöreye özel bir taş. Siyah, üzeri damarlı bu taş altın ve gümüşle birleştiriliyor.
Kakma tekniği ise yine bu yöreye has… Erzurum yerel takılarında yaygın olarak kullanılıyor. Kakma yapılacak objenin üzerinde yivler açılıyor ve gümüş ve altın teller yerleştiriliyor. Oltu taşı üzerine de yapılan bu teknik usta ellerden çıkıyor.
Erzurum’un bir diğer şöhreti ise kalemkârlık… Yumuşak madenler üzerinde çelikten ucu sivriltilmiş kalemlerle desen ve şekil verme sanatı olan kalemkârlık deniyor.

Şanlıurfa
Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin Orta Fırat Bölümü’nde bulunan Şanlıurfa, doğuda Mardin, kuzeydoğuda Diyarbakır, kuzey batıda Adıyaman, batıda Gaziantep ve güneyde Suriye toprakları ile çevrelenmiş bir sınır şehridir. Coğrafi özelliği nedeniyle üzerinde birçok bağımsız devlet ve beyliğin kurulmuş olduğu, değişik kültürel oluşumların kaynaştığı bir yerleşim olmuştur. Gerek tarihinin başladığı ilkçağlarda ve gerekse diğer devirlerde Şanlıurfa, hemen her zaman doğu ile batı kültürleri arasında bir köprü oldu. Bu tarihi şehrin, ilk kuruluşu hakkında kesin bilgilere ulaşmak mümkün değil. Ünlü Arap tarihçisi Ebul Faraç’a göre Şanlıurfa, Nuh Tufanı’ndan sonra yeryüzünde kurulan ilk yedi yerleşim merkezinin ilki ve en önemlisidir. Hz. Adem’in çiftçilik yaptığı, Hz. İbrahim Halil, Hz. Eyyüp, Hz. Şuayp, Hz. Elyasa gibi peygamberlerin yaşadığı bu bölge bugün "Peygamberler Şehri" diye anılır. Hatta Hıristiyanlar, Hz. İsa’nın mendilinin Urfa’da bulunmasından dolayı buraya Dir-Mesih adını vermişler. Tarihi bu kadar zengin olan şehir kuyumculukta da ünlenmiş. Şanlıurfalı kadınlar takılarına özen gösterir ve en çok ahıtma – akıtma olarak adlandırılan bileziklere rağbet ediyor. En ünlüsü olan Şimralı akıtması, zahmetli bir uğraş gerektiriyor. İçi boş küçük küçük kesilmiş altın boruya şimra deniyor. En önemlisi de bunlara eğeyle şekil verilmesi… Daha sonra ince teller bu borulardan geçirilerek birleştiriliyor. Bir ahıtma bilezik yaklaşık 2400 parçadan oluşuyor. Genelde 24 sıradan oluşan bilezik tam ahıtma deniyor. Şanlıurfa merkez ilçe takılarının önemli özelliği takı yapımında 21 ayar altın kullanılıyor olması.

Mardin
Her an tarihe dokunma imkanı veren Mardin’de taş işçiliği, semercilik, basmacılık, ahşap işçiliği ve bakırcılık sanatı dikkat çekiyor. Mardin’le bütünleşmiş bir diğer sanat ise telkari… Eski kentin sokaklarında sıralanan kuyumcu vitrinlerinde çeşit çeşit telkari örnekleri sergileniyor. Tel ile yapılan sanat anlamına gelen telkariye aynı zamanda ‘vav işi’ de denir. Bu isim, Osmanlıca vav harfinin uygulamada motif olarak sıkça kullanılmasından dolayı verilmiş. Bir el çekici ve ayak körüncen ibaret basit bir düzenle, tel halindeki gümüş ve altından güzel motiflerle süslü tabak, kaşık, vazo, tespih, bilezik, yüzük, kolye, kemer, küpe, gondol, şekerlik, sigaralık, kibritlik, tepsi, mücevherat kutusu, takunya, ve daha pek çok malzemeler üretiliyor.

İstanbul’daki mücevher yolculuğu

KAPALIÇARŞI


Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldıktan sonra şehrin dahilindeki dükkan, han, hamam, ev ve camiler yapılmasını emretmiş. Fatih Sultan Mehmet’in eski saray yanına yaptırdığı bedesten sonraları eski bedesten iç bedesten ya da Cevahir bedesten diye anılmaya başladı. Bunun ilersişne yapılan ve yeni bedesten denen Kapalıçarşı’da bir yolu pamuk bir yolu ipekle dokunan ve sandal denilen bir nevi kumaş satışı nedeniyle Sandal Bedesten denmiş.
Eski zenginler ve tacirler mücevherlerini ve kıymetli altın ve gümüş eşyalarını bedestendeki kasalarda ücret karşılığında saklardı. Bedestende dünyanın ve imparatorluğun her tarafından toplanmış mücevher, altın, silah, kıymetli kumaş, şal, halı ve her nevi kıymetli eşya bulunurdu. Buradaki esnaf şehrin en zengin esnafıydı.
Kapalıçarşı tarih içinde muhtelif tamirler görmüş ve 1894 depreminden sonra esaslı bir tadilata uğradı. Zamanla eski bedestende mücevher, halı ve antika eşya satışı başlamış, Sandal Bedesteni de faaliyetini durdurmuş. 1914’te İstanbul Belediyesi tarafından satın alınarak umumi mezat yeri haline sokuldu. Bugün üç binden fazla dükkanın bulunduğu Kapalıçarşı’yı her gün binlerce kişi ziyaret ediyor.

Gül İrepoğlu; Kırmızı şarapla yakutlu mücevherleri buluşturuyor

Osmanlı mücevherleri deyince bir dönemin ihtişamı akla geliyor. Mimar ve sanat tarihi eğitimi alan Prof. Dr. Gül İrepoğlu, son yıllarda Osmanlı mücevherleri üzerine araştırmalar yapıyor. Mücevherleri şarapla bir araya getirmeyi de ihmal etmeyen İrepoğlu mücevher deyince yakutu hatırlıyor…


Prof. Dr. Gül İrepoğlu, son yıllarda Osmanlı mücevher sanatını üzerine uzunca araştırmalar yapıyor. Mücevheri anlamak onun için neredeyse bir yaşam biçimi olmuş. Mücevheri sadece değerli bir parça değil aynı zamanda yaşanmışlıkların bir mirası ya da bir şahidi olarak görüyor. Her zaman bakımlılığıyla dikkat çeken İrepoğlu, günlük yaşamında mücevheri kullanmaktan kaçınmıyor. Pırlantalı bir broşu blue jean’le kombinleyen İrepoğlu, en çok eski mücevherleri modernleşme adına yok edenlere veryansın ediyor…
İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde mimarlık eğitimi gören Gül İrepoğlu, mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Estetik ve Sanat Tarihi Kürsüsü'nde asistan ve doktora öğrencisi olarak akademik kariyerine başladı. 1984’de doktorasını tamamladı. 1991’de Sanat Tarihi doçenti, 1997’de Sanat Tarihi profesörü unvanını aldı. “Rönesans Sanatı”, “Barok Sanat”, “Neo-Klasik ve Romantik Sanat” ve “XIX. yüzyıl Avrupa Sanatı” ile “Batılılaşma Dönemi Sanatı” konularında lisans dersleri ve “Sanatın Karşılaştırmalı Tarihi” ve “Osmanlı Minyatür Sanatı” konularında yüksek lisans ve doktora dersleri veren İrepoğlu, 26 yıl hizmetten sonra üniversiteden emekli oldu. 28’inci ve 20’inci yüzyıllarda resim sanatı, doğu ile batının sanatsal ilişkileri ve mücevher tarihi alanlarında çalışan ve bu konularda bilimsel kitapları ve çok sayıda makalesi bulunuyor.UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Yönetim Kurulu üyesidir ve bu kurumda Kültürel Miras İhtisas Komitesi’nin başkanı, TAÇ Vakfı’nın (Türkiye Anıt Çevre Turizm Değerlerini Koruma Vakfı) mütevellisi ve başkan vekili olan İrepoğlu’nun iki de kitabı var; Gölgemi Bıraktım Lale Bahçelerinde, Cariye ve Zeki Faik İzer…
Prof. Dr. Gül İrepoğlu ile bir araya gelerek Osmanlı mücevher tarihi üzerinde konuşurken mücevher ile şarabı da bir araya getirdik.

Mücevherle ilişkiniz ne zaman ve nasıl gelişti?
Bu ilişki, kendimi bildim bileli hatta çocukluktan beri süre geliyor. Daha küçücüktüm güzel takılar takmış herkes dikkatimi çeker ve yanına gidip incelemeye başlardım. Topkapı Sarayı’nın hazine dairesi çok sık gittiğim bir yerdi. Teyzem elimden tutar, oraya götürürdü. Oradaki her şeyi, neredeyse ezberlemiştim. Önce mimarlık ardından sanat tarih eğitimi alınca mücevhere daha bir ilgi duydum. Mimarlık da tasarıma yönelik olduğundan arkasından da sanat tarihi eğitimi, beni mücevher konusunu profesyonelce incelemeye yöneltti. Bu konuya o güne kadarki birikim ve sevgimle yaklaştım. Uzun zamandır Osmanlı mücevher tarihini araştırıyorum. Mümkün olduğu kadar çok parça görmeye çalışıyorum. Bunların büyük çoğunluğu Topkapı Sarayı Müzesi’nde yer alıyor. Bazı özel koleksiyonlar da var. Tabi sadece Osmanlı mücevher koleksiyonuyla da sınırlı kalmıyorum. Çünkü mücevher geniş bir kavram… ‘Ben sadece Osmanlı mücevherini bilirim, gerisini bilmem’ demek olmaz. Bütün halinde öğrenmek ve çok daha gerilere gitmek gerekir.Osmanlı’nın mücevherini incelerken nelerle karşılaştınız?
Öncelikle geniş bir etkileşimi gözlemliyorsunuz? Tabi bütün bu etkileşimleri de bilmek gerekiyor. Osmanlı mücevheri dediğimizde sadece takılardan söz etmiyoruz. Çok daha geniş bir kullanım alanı var. Pek çok eşyada mücevher görüyoruz. Günlük hayatta kullanılan yazı kutuları, maşrapalar ve kâseler de mücevherleri oluşturuyor. Kadeh olarak ise neler kullanılıyor tam bilmiyoruz. Bazı işret sahnesi minyatürlerinde padişahın elinde kadeh görüyoruz. Ayaksız bir kâse şeklindeki bu kadehlerin Çin porseleni olduğunu düşünüyorum…

Sarayda Çin porselenlerinin de mücevherler kadar değerli olduğunu biliyoruz…
Yüz yıllar boyunca Osmanlı Sarayı’na Çin’den en iyi kalitede porselenler gelmiş. İzniklerden bile daha fazla önem verilerek en özel günlerde kullanılmış. Şu anda Topkapı Sarayı’ndaki koleksiyon dünyadaki üçüncü büyük Çin porseleni koleksiyonu... Ama bununla yetinmemişler. Osmanlı kuyumcuları, bunları almış üzerlerine altın yuvalar yaparak içlerine taşlar yerleştirerek bunları zenginleştirmiş. Böylece benzersiz parçalar halini almış.

Mücevherler bir dönemi yansıtır

Osmanlı nasıl bir zevke sahip?
Bu zevk, tam anlamıyla bir imparatorluğu simgeliyor. Osmanlı İmparatorluğu, konumu itibariyle pek çok etkiye açık olmuş. Doğuda ve batıda yapılan fetihler, yeni toprakların ve farklı kültürlerin imparatorluğa katılmasını sağlamış. Buralarda küçük sanat dallarıyla uğraşan ustalar saptanarak İstanbul’a getirilmiş. Yeni ustalar çok farklı renkler katmış. Hepsi kendi bilgisi ve zevkini ortaya koyuyor, sonunda imparatorluk sentezi ortaya çıkıyor. Mücevher, bu zevkin yüzyıllar boyunca gelişmiş olan çeşitli katkılarla, etkilerle ve kendi fikirleriyle Osmanlı beğenisinin en sofistike yansımasını oluşturuyor. Bu durum sadece mücevhere indirgenemez. Mimariden kitap sanatına kadar pek çok sanatta bu etkileşimi görmek mümkün… Hepsinin en incelmiş hali mücevher oluyor. Bir dönemin tanımak isterseniz mücevher size çok iyi bir kılavuz olur. Sosyal ve siyasal yaşamdaki gelişmeler mücevherlere de yansır. Uzun zaman inceleyince, bu parçalara sadece değerli bir taş olarak bakılmıyor. O taş nasıl yontulmuş, nasıl yaklaşılmış, neden o şekli almış, neden o şekildeki montürün içersine konmuş, nasıl bütünleşmiş, onu kim kullanmış gibi sorulara yanıt buluyorsunuz. Böylece karşınızda koca bir tarih panoraması çıkıyor.

Osmanlı etkilendiği kadar farklı kültürleri de etkiliyor mu?
Elbette… Pek çok hediye alışverişi olmuş. Burada yapılan çok değerli bir parçanın mesela Rusya’ya, Hindistan’a ya da Fransa’ya gitmesi demek. Oradakiler de bu hediyelerden mutlaka etkilenerek yeni şeyler yapmış. Avrupa’da bu açıdan pek çok iz var. Kimlerden mücevher, nerelere gitmiş diye düşünürsek örneğin 18’inci yüzyılda I Abdülhamit Rus Çarı Katarina’ya harika hediyeler yollamış. Bunlar şimdi orada sergileniyor. Bu etkileşimi elbette karşılıklı düşünmeliyiz.

Osmanlı mücevheri konulu seminerler veriyor makaleler yazıyorsunuz…
Zamana yayarak bir kitap yazıyorum. Yavaştan almamın nedeni, her şeyin bir zamanının olduğuna inanıyor olmam ama daha da önemlisi bu kitabın çok özel olmasını istiyorum. Yani sıradan bir kitap yerine tam da mücevhere layık olmasını istiyorum. O yüzden de yavaş yavaş yapıyorum. İyi bir sponsor bulduğumda yayınlayacağım. Kitapta, Osmanlı ve aldığı etkilere yer vermek üzere diğerlerinden de örnekler olacak. Zaten tek bir kitaba sığdırmam zor. Kitapta da sınırlı ve özel parçalara yer vererek mücevherin gelişimini göstermek istiyorum.

Bu kadar zengin bir kültüre sahipken bugün yapılanları düşünürsek, sizce o kültürü tam olarak yansıtabiliyor muyuz?
Pek çok alanda olduğu gibi mücevherde de bir yozlaşma yaşanıyor. Ama inanıyorum ki bu yozlaşma devrini geride bıraktık. Giderek çok daha özenle yaklaşılıyor. Taklit değil de bunca yüzyıl burada hüküm sürmüş olan o ince zevkin esinlenmelerini şimdi bazı markalar hayata geçiriyor. Bir zaman yaşandı ki, benim çocukluğumda evdeki pek çok eski eşya atıldı. Mücevher de aynı şekilde aynı düşünceyle yani modernleşme düşüncesiyle bozduruldu. Zaten bu mücevherin kaderidir. Bir tür sigortadır… Ben bu konuda yaptığım her konuşmada şunu mutlaka vurguluyorum; Eski mücevherlere sahip çıkın.

Müzelerde sergilenenler çok sınırlı…
Evet, haklısınız ama Osmanlı hazinesi, imparatorluklar arasında muhafaza edilmiş en büyük hazinelerdendir. Osmanlı hazinesinin şansı daima İstanbul’da bulunmasıydı. O yüzden de hiçbir şekilde yağmaya uğramamış. İslam hazineleri içinde bu durum tekdir... Günümüze kadar kalmış olanlar bile çok önemli. Örneğin Kanuni, Zigetvar Savaşı’na giderken hazineden bazı eşyaları alıp akçe kestiriyor. Bu yasal olarak yapılıyor. O yüzden daha fazla kalması çok zordu. Bir kısım da armağanlarla gitmiş ya da haremdeki cariyeler saraydan ayrılınca onlarla gidenler de var. Bir de çok eskimiş mücevherler eleniyor, ayıklanıyor ve satılıyor. Hazinenin çoğunu görmemiz gerekir derken depolarda çok fazla eşya var. Ama hepsini sergilemek mümkün değil, yer de yok zaten… Çağdaş müzecilik eğilimlerine göre çok fazla parçayı bir arada sergilemek yerine aynı türleri sergilenmeli.

Zümrüt ve yeşimlerle beyaz şarap

Mücevheri bu kadar derinden tanıyan biri olarak şarapla nasıl buluşturmak istersiniz?
Mücevher ver şarap deyince aklıma yakut geliyor. Çünkü lal ile şarabın rengi göz kamaştırıyor. Şarap ve mücevher, bu durumda belki pratik olarak yan yana getirilebilir. Kristal kadehlerde ikram edilen kırmızı şarap, uçuk bir sofrada yakutlu mücevherlerle bir araya getirilebilir. Beyaz şaraba gelirsek ki benim her zaman tercih ettiğim şaraptır. Çok severim beyaz şarabı… Yanında zümrütler güzel gider diye düşünüyorum. Gümüş tepside üzümler ve peynir çeşitleri zümrüt ve yeşimlerle güzel bir kompozisyon oluşturur. Bende bir renk çılgınlığı vardır. Bazen çok özel arkadaşlarıma evin renklerinde yemek yaparım. Evimin renkleri de salonun bir duvarı çok koyu bir yağ yeşili diğer duvarları ise mor… Eşyalar da bu iki rengin tonlarında kombine edilmiş. İçkileri de bu renkler içinde yerleştirmek hoş olabilir.

Ne zaman şarap içmeyi seversiniz?
Günün en sevdiğim zamanı akşamüzerleridir. Buz gibi beyaz şarap, onun karakterine uygun peynir ve kuruyemiş benim için en keyifli zamanı oluşturur. Dolapta her zaman soğutulmuş şarabım vardır. Deniz ürünleriyle beyaz şarap benim için vazgeçilmezdir. Salatayla da çok seviyorum. Bir de çok yakıştırdığım lakerda, kırmızı soğan ve kızarmış ekmekle beyaz şarap cennetten çıkma bir yemek. Bütün bunları söylerken kırmızı şarabı da ihmal etmeyelim. Kırmızı şarabın da yerini bulduğu yemekler var. Değişik soslu bir makarnayla ya da güzel, kalın bir bonfileyle Boğazkere-Öküzgözü güzel oluyor.

Sizin mücevher tercihleriniz nasıl?
Eski mücevher çok seviyor ve takıyorum… Aile mücevherlerimi neredeyse gündelik hayatta kullanıyorum. Anneannemden kalan ay şeklindeki pırlanta iğnem en çok sevdiğim parça… Divanhane çivisi yüzüğümü ise gündüzleri rahat rahat takıyorum. Hatta bluejeanle çok hoşuma gidiyor. Yine aileden kalan elmas gül küpeler var onları da severek takıyorum. Eski mücevherlerin bir yaşanmışlığı var. Mücevher sadece bir taş değeri taşımaz, mücevhere çok derin anlamlar yüklenir ve o anlamları sonuna kadar hissediyorum. Mücevhere sahip olmak ve bunu sürdürmek bir sorumluluktur. Eskinin yanında çağdaş tasarımları da kullanıyorum. Keyif veren ve farklı olan çağdaş tasarımları ihmal etmemek lazım…

Baştan çıkarıcı bir ikili: Şarap & Moda







Biri örtünmenin ve statünün sembolü, diğeri keyfin ve bir kültürün tadı… Şarap ve moda, her ikisi de sahip oldukları ortak noktalarla birbirini gözalıcı bir şekilde tamamlayabilir. Estetik olarak bakıldığında esin kaynağını güzellikte bulan şarap ve moda, belki de tarih boyu insanların en çok özeni ve inceliği gösterdiği iki kavram.
Güzel bir bordoyu anlatırken şarap rengi dememiz sıradan bir benzetme olmasa gerek. Gösterişli bir gecenin en vazgeçilmez eşlikçisinin şarap olması da sadece bir tesadüf olamaz. Şarap ve modayı bir araya getiren etkinlikler özellikle her ikisinin de önemli bir endüstrisinin bulunduğu ülkelerde sıkça düzenleniyor. Şarap rengini yeni koleksiyonlarında kullanan moda ikonları, çizgilerinde şarabı da anlatıyor.

KADINLAR İÇİN ŞARAP

Şarap ve modayı bir araya getiren bir isim de şarap yazarı Leslie Sbrocco… Ödüllü kitabı Wine for Women'da moda ile şarabı anlatıyor. Kitap, şarabı satın almanın, yemeklerle eşleştirmenin tüyolarını verirken kadınların vazgeçemedikleri modadan da alıntılar yapıyor. "Bir kadeh Washington Syrah ile koyu kırmızı eşarbın karşılaştırılması sıradan gelmeyebilir. Fakat bu, şarap severlere şarabı anlatmanın farklı bir yoludur" diyen Sbrocco, kadınların kendi yaşamlarını ilgilendiren şeyleri öğrenme ihtiyacı duyduklarını anlatıyor. Kadınların modaya olan ilgisinin şarapta da kendisini gösterdiğini, çünkü şarabı tanımlarken modayı kullandıklarının altını çizen yazar, kadınlara temel şarap çeşitleri ve stilleri hakkında bilgiler veriyor. Mesela, Wine Market Council tarafından yapılan son araştırmaya göre ABD'de satılan şarapların yüzde 60'ından fazlasını kadınların tükettiğini öğreniyoruz. Yazar şarabı anlatırken kadınların gardıroptaki en önemli eşyalarını fon olarak kullanıyor. Kadınların tipik olarak şarabın ne kadar beğenildiği veya popülaritesiyle değil tadı ve stiliyle ilgilendiğini anlatan Sbrocco, "Kadınlar, genel olarak yemek fikirleri ve güzel şarap bulmanın ipuçları konusunda ilgilidirler" diyor.
Üzümün yetiştiği yer ve çeşidi kadına şarap koridorunda yolunu bulmasına yardımcı olur ve tahmini şeyleri ortadan kaldırır. Örnek olarak gerçek Washington üzümünden yapılan şarapların Merlot ve Syrah gibi kendilerini fark ettirdiklerini açıklıyor; "Çünkü bu şaraplar zarif bir kıvrımla evlidirler. Ama esas mesele sizin neden hoşlandığınız veya hoşlanmadığınızı bulmaktır."
Gardırop benzetmesine sıra geldiğinde Sbrocco, Gewurztraminer veya Riesling'in meyve karakterini bir bahar elbisesinin içinde gençleştirici ve tazeleyici bir hisle süzülmeye, Chardonnay'yi ise birçok kadının dolabındaki her zaman popüler, şık ve kullanışlı giysilere benzetiyor. Pinot Grigio rahat bir kot, Cabarnet Sauvignon’u da klasik bir gece elbisesiyle buluşturuyor. Kaşmiri ise Washington Merlot'la tanımlıyor. Bu noktada Sbrocco, "Kadife kayganlığındaki W. Merlot'un yumuşaklığı uzun süren hisli bir okşayış gibidir. Merlot, yumuşak ve stil sahibi, kendinizi daima ona bırakabilirsiniz" diyor.
Elbise ve mücevher gibi şarap ve yemek de birbirinin tamamlayıcısıdır. "Şarapla yemek birlikte dans etmelidir, güreşmemelidir" diyen Leslie Sbrocco, insanlar hangi yemekle hangi şarabın içilmesi gerektiği konusunda tartışsalar da ortada hiçbir zaman yanlış bir cevap olmadığının altını çiziyor. Sbrocco, "Yemeğin ağırlık derecesiyle şarabın yumuşaklık derecesini eşleştirmeye çalışın. Örneğin hafif bir yemekle daha narin bir şarabı tercih edin" diyor. Bu noktada modayı konuya dahil eden yazar, bakın ikiliyi nasıl bir araya getiriyor; "Deri pantolonla şık bir bluz ve keten bol pantolonla pamuklu bir t-shirt… Ağır bir akşam yemeğiyle güçlü bir şarap servis edilmelidir. Kırmızı etle Cabarnet Sauvignon gibi…"
Uzun yıllar Washington şarabı fanı olan yazara göre, meyvenin hayat dolu ekşiliği Washington şaraplarını akşam yemeklerinin mükemmel ve zarif eşi yapıyor.



Cemil İpekçi: Şarap, kokoş ve asi bir kadın

Ünlü modacı Cemil İpekçi, sıkı bir şarap içicisi olmasa da, çizgilerinde ondan bir hayli ilham alıyor. Şarabi kırmızının en sevdiği renklerden biri olduğunu söyleyen İpekçi, şarabı kokoş ama asi bir kadına benzetiyor.

Cemil İpekçi için şarap ne anlamlar taşıyor?
Aslında ben şarap içicisi değilim. Tam Osmanlı, rakı içicisiyim. Ama şarabı, keyif veren bir içki olmasının yanında aynı zamanda önemli bir ilaç olarak görüyorum. Çünkü yüzyıllardır şarap, keyiften çok faydası için kullanılan bir içecek oldu. Hatta memleketimizde içilmiyor ama Avrupa'da çocuklara doğduğundan itibaren sulandırarak günde iki defa içirilir. Günde iki kadeh şarabın kalp ve damar hastalıklarına iyi geldiği kanıtlanmıştır. Şaraptaki bazı maddeler antioksidan ve mikroplara karşı bir silah görevindedir. Bir de şarap sevenler vardır onlar için de keyif veren bir içkidir. Hem yemekle hem de yalnız başına içiliyor. Ben Cemil İpekçi olarak taze şarap severim. Yılları geçmiş şarap sevmem. Yıllanmış içeceksem de fıçılarda dinlenmiş olmalı. Çünkü fıçıda dinlenmemiş, dayandırılması için içine sülfür konulmuş şarap baş ağrısı yapıyor. Fransa'nın her sezon taze çıkan bir şarabı vardır, Bojeaox Le Nouveaux. Taze olduğu için çok severim. Kükürt çok az konulabilir hatta eskiden hiç konmuyormuş. Fıçılarda yüzyıllardır bekletilmiş şaraplar var.

Anadolu'da doğan bir içecek aslında…
Evet, bu topraklara ait özel bir içecek. Mezopotamya, Asur veya Sümer hangisini düşünürseniz düşünün şarap inanışların içeceğidir. Evet, İslam'da günahtır ama öldüğümüzde cennette Kevser şarabı verileceği inanılır. Mesela Hıdrellez olarak kutladığımız, aslında on binlerce yıllık bir Anadolu bayramıdır. Çünkü Dyanisos bayramıdır… Hıdrellez'in kendine has bir de yemeği vardır. Asma yaprağında ilk dolma o tarihte yapılır. İçine konan pirinç bereketi işaret eder. İlk çıkan otlar yenir. İnsanın bu besinlerle sağlığına kavuştuğu da anlatılır… Onun için şarabın bu topraklara ait olduğu kesin. Ama üzüldüğüm, pek çok şeyin buraya ait değilmiş gibi şarap da başka ülkelere mal ediliyor olması. Oysa yıllarca Roma'ya Fransa'ya buradan şaraplar ve fideler gitmiştir.

Peki, şarabı kişiselleştirsek sizce kaçıncı yüzyılda yaşar ve nasıl bir stile sahip olurdu?
Şarap mutlaka 16. veya 17. yüzyılda Fransa'nın tüm şıklığında, o billur Çekoslovak kristal kadehlerde yaşardı. Vazgeçilmez bir şekilde Roma'da da yaşardı. Toprak çanaklar veya altınlar içinde… Reenkarnasyon geçirseydi önce Kayralı olur, sonra Romalı sonra da Fransız…
Kadın olsaydı, biraz hercai, biraz kokoş, biraz fettan ama baş kaldıran ve erkeğe boyun eğmeyen bir kadın olurdu. Erkek olsaydı hafif serseri ama mahallenin kibar serserileri vardır, kavgayı eder sonra ceketini düzeltiverir… Kadına çok meraklı ama kadını sadece cinsel bir obje olarak görmeyen, kadını görünümü için seven, kadın olduğu için seven bir erkek olabilirdi.

Aşkta ve ayrılıkta şarap

Kırmızının bir tonunu anlatmaya çalışırken şarap rengi deriz… Siz de kırmızıyı koleksiyonlarınızda sıklıkla kullanıyorsunuz…
Evet, şaraba olan bir ilgim de renginden dolayıdır. Çünkü bu rengi tutturmak mümkün değil. Neyle boyarsanız boyayın, şarabın o kırmızımsı bordomsu görülmemiş rengini elde etmek mümkün değildir. Mesela yakut rengi deriz ama yakut bile şarap rengi kadar güzel değildir.

Az da olsa nasıl bir ortamda şarap içersiniz?
Şarabı içememe nedenim baş ağrımdan dolayı ama şampanyayı çok severim. Beyaz şarap kesinlikle içemiyorum. Kırmızı şarabı kristal kadehinde içmek çok hoşuma gider. Şarap içerken aşk olmalı. Ya karşınızda aşık olduğunuz kişi olmalı ya yeni aşık olduğunuzda yalnız başınızdayken elinizde olmalı ya da ayrıldığınızda olmalı. Üçünde de pek keyiflidir. Birinde ağlarsınız, birinde heyecan yaşarsınız, beraberliğinizde de sahtekâr olursunuz… Her rolde şarabı bir yere koyabilirsiniz…

Şarap ve moda birbiriyle nasıl bir partner olurdu?
Rengiyle olabilirdi. Bir de insanları moda kadar baştan çıkartıcı olduğu için müşterek bir tarafı da var. Moda nasıl kadınları mahveden, serseme çeviren bir olguysa şarap da kadına aynı duygular veriyor. Müşterek çok yanları var. Şarabın rengi modada zaten kullanılıyordu. Mesela şarabi kadife çok severim. Dünyada şarabi kadife kadar sevdiğim bir renk yoktur. Başka türlü bir sıcaklığı vardır… Beyaz tene, esmere ve sarışına çok yakışır. Kadın olsaydım, şarap renginin dışında ruj ve oje kullanmazdım. Şarap rengi ruj, hakikaten kadının dudağında şarabın tadı gibidir.