23 Aralık 2011 Cuma

S. Pellegrino, Bulgari ile parlıyor


Biri 1200'lü yıllarda diğeri ise 1800'lü yıllarda adını oluşturdu. İtalya'nın S. Pellegrino kentinde kurulan bir yerel işletme olarak uzun yıllar üretim yapan S. Pallegrino, ihtişamlı mücevherleriyle her dönemin markası olan Bulgari bu şişede buluştu.



İtalyan yaşam stilini mükemmel bir şekilde yansıtan ve kendini suların şampanyası olarak gören S. Pellegrino, eşsiz mücevher markası Bulgari ile çok özel bir işbirliği yaptı. İkonik cam şişe, altın etiket, bunu süsleyen gözalıcı mücevher koleksiyonu…
Kültür mirası, prestij, kalite, ihtişam ve zamansızlık gibi ortak değerlere sahip olan Bulgari ve S. Pellegrino’nun bir araya gelerek İtalyan hayat tarzına yeni bir yorum kattıkları özel üretim şişe, iki markanın mükemmellik tutkusunu da yansıtıyor. Dünyanın en seçkin masalarında İtalyan yaşam tarzının elçisi olan S. Pellegrino’nun ikonik yeşil şişesi, İtalya’nın en renkli mücevher markası Bulgari tarafından özenle tasarlandı. “S. Pellegrino Bulgari ile parıldıyor” projesi İtalyan görkemine bir övgü, renkli ve zarif İtalyan ruhunun kutlaması olarak ortaya çıktı.
Limitli sayıda üretilen şişelere, geçici bir süre için Türkiye’nin en seçkin restoranlarında ve özel sunumuyla sadece Harvey Nichols Mağazaları’nda ulaşmak mümkün. Ayrıca İKSV'nin üst katında bulunan X Restaurant, bu projeye özel olarak bir de menü hazırladı.

12 Aralık 2011 Pazartesi

Hayatın tam içindeki sanat eserleri





Uzun yıllar New York’ta yaşayan ressam Burhan Doğançay, kendi çabaları sonucu 2004 yılında açtığı ve Türkiye’nin ilk kişisel modern sanat müzesi olan Burhan Doğançay Müzesi, yeni bir projeye imza attı. Useable arts yani kullanılabilir sanat derken bir tablonun üzerinde yemek yiyemezsiniz, bir tabloyu kolunuzun altına koyup dolaşamazsınız. Ancak bu projeyle Doğançay’ın eserleri yeni malzeme ve işlevlerle yeni hayatlar kazanıyor.
Peki, Doğançay’ın eserleri nelere dönüşüyor? Sadece duvarda izlediğimiz eserler, cep telefonu kılıfından tabağa, babetlerden clunch’lara, laptop çantalarından alışveriş torbalarına kadar pek çok ürünle birleşiyor.
Bu ürünlerde kullanılan eserler de özenle seçilmiş. Dünyanın farklı yerlerinde özel koleksiyonlarda yer alan eserlere öncelik verilmiş. Mesela, Kennedy Müzesi’nde ciddi bir Doğançay Koleksiyonu var. Ancak o müzeye gitmeden yada retrospektif sergisi olmadan bu eserleri görmek imkansız. Ama artık oradaki bir eser Iphone kılıfı veya jean altına rahatlıkla giyebileceğiniz bir babet olabilir. Ayrıca her ürünün üzerinde hangi eser, hangi koleksiyondaysa bu da mutlaka not ediliyor. Doğançay Müzesi, İpek Sabuncu’nun şirketiyle işbirliği yapmış. Islansa da erimeyen veya yıpranmayan bir kağıt kullanılan ürünler tamamen el yapımı. Ayrıca antibakteriel özelliği de var. İlk olarak Contemporary İstanbul’da sergilenen ürünler İKSV, Bilstore ve ocak ayından itibaren de Beymen Blender’da satışa sunulacak.

2 Aralık 2011 Cuma

Ve sonunda Victoria’s Secret geldi

Dünyanın en büyük moda showlarını hayata geçiren Victoria’s Secret, uzun bir bekleyişten sonra ilk mağazasını Nişantaşı City’s’de açtı. New York'taki mağazasını görmek için koşarak gitmiştim. Ama web sayfalarında gördüğüm çeşitlilik mağazada yoktu. Türkiye'ye ise şimdilik markanın aksesuar ve kozmetik ürünleri geldi. Mağazada az da olsa çamaşır da bulunuyor.
Victoria's Secret İstanbul mağazası tamamıyla özel bir konseptle hazırlanırken mağaza içersinde Beauty&Accessories içerisinde vücut kremleri, parfüm, makyaj malzemelerinden oluşan geniş bir ürün yelpazesi içeriyor. Sadece Victoria’s Secret  Beauty&Accessories mağazalarında satışa sunulacak exclusive çanta, güneş gözlüğü, telefon ve ipad kılıfları öne çıkan aksesuar ürünlerinden...

25 Kasım 2011 Cuma

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

Yük ne kadar ağır olursa, yaşamlarımız o denli yaklaşır yeryüzüne, daha gerçek, daha içten olur." (Sf.13)

Sadece bir kere olan şey, diyor Alman özdeyişi, hiç olmamış sayılır. Yaşanacak tek bir hayatımız varsa eğer, onu hiç yaşamamış da olabiliriz, fark etmez. (Sf.16)

Sadece bir tek hayat yasadigimiz icin bu hayati oncekilerle karsilastiramaz yada kusurlarimizi gelecekteki hayatta gideremeyiz, bu nedenle ne istedigimizi bilemeyiz.

"Aşk çiftleşme arzusunda (sonsuz sayıda kadına uzanabilecek bir tutku) duyurmaz kendini, uykuyu paylaşma arzusunda duyurur (tek bir kadınla sınırlı olan bir arzu) (Sf.23)

Rastlantıların, sadece rastlantıların söyleyecek sözü vardır bize. Gereklilikten doğan, olmasını beklediğimiz, günbegün yinelenen her şey dilsizdir. (Sf. 56)

Karşılaştırma fırsatı olmadığı için hangi kararın daha iyi olduğunu sınamanın bir yolu yok. Olaylar nasıl gelişirse öyle yaşıyoruz, önceden uyarılmaksızın, rolünü ezberlemeden sahneye çıkan bir tiyatro oyuncusu gibi. Yaşam öncesi ilk prova yaşamın ta kendisiyse, ne değeri olabilir yaşamanın?

"Güçlüler güçsüzleri incitemeyecek kadar güçsüz olunca, güçsüzler çekip gidecek kadar güçlü olmak zorundaydılar." (Sf. 82)

"Franz için aşk kamusal yaşamın bir uzantısı değil, antiteziydi. Kendini eşinin merhametine bırakmayı özlemek demekti. Bir savaş tutsağı gibi teslim olan kişi aynı zamanda silahlarını da bırakmak zorundadır. Gelebilecek darbeye karşı daha baştan savunmasız olduğu için de darbenin ne zaman geleceğini merak edip durmaktan kendini alamaz. Franz için aşk sürekli bir darbe bekleyişiydi diyorsam, işte bundan." (Sf.89)

"Peki ama nedir ihanet? İhanet, setleri yıkmak demektir. İhanet, setleri yıkmak ve bilinmeyene doğru başını alıp gitmek demektir." (Sf.98)

"İçinden terk etmek geldiği için bir erkeği terketmişti. Erkek onun peşinden mi gelmişti? Ondan intikam almaya mı çalışmıştı? Hayır. Onun dramı ağırlığın değil, hafifliğin dramıydı. Onun payına düşen yük değil, varolmanın dayanılmaz hafifliğiydi." (Sf.130)

"Attığımız her adıma anlamını veren şey, o adım hakkında hiçbir şey bilmememiz gerçeğidir." (Sf.130)

"Önceden de söyledim, eğretilemeler tehlikelidir. Aşk bir eğretilemeyle başlar. Yani bu şu demektir ki, aşk bir kadının, dilindeki ilk sözcükle şiirsel belleğimize girmesiyle başlar." (Sf.216)

İnsan hayatı ancak bir defa yaşanır ve kararlarımızın hangilerinin doğru hangilerinin yanlış olduğunu kestiremememizin nedeni, verili bir durumda ancak tek bir karar verebilecek olmamızdır; ikinci, üçüncü ya da dördüncü bir yaşamımız yok ki çeşitli kararlarımızı birbirleriyle karşılaştıralım. (Sf.229)

Tanrı onları ortadan ikiye ayırıncaya kadar bütün insanlar hermafroditti, o zamandan beri bu yarılar birbirini arayarak dünyanın dört bir bucağında gezinip durdular. Aşk kaybettiğimiz yarıyı özleyişimizdir işte. (Sf.246)

"Ne yaptıklarını bilmeyen insanları cezalandırmak barbarlıktır." (Sf.277)

"İnsanoğlunun bütün bahtsızlığı burada yatıyor. İnsan zamanı bir döngü izlemiyor; onun yerine dümdüz bir çizgide ileriye doğru gidiyor. İnsan bu yüzden mutlu olamıyor; mutluluk yinelenmeye duyulan özlemdir." (Sf.305)

12 Temmuz 2011 Salı

“Gizli aşk bu söyleyemem…”


Gizli bir şeye şahidim hem de uzun zamandır. 30’larında bir kadın, yaşadığı uzun ilişkisi noktalandıktan tam bir yıl sonra hem de aynı tarihte biriyle tanışıyor. Yüz yüze tanışmadan bir süre önce birkaç uzun ve keyifli geçen telefon konuşmasıyla başlıyor her şey ve aylar sonra da ilk buluşma gerçekleşiyor. Randevu saati ve yeri belirleniyor. Kahveler içiliyor, sohbetler ediliyor kısa bir zaman dilimi olarak tasarlanan bu görüşme, birkaç saate yayılıyor. Kadın etkileniyor, hoşuna gidiyor, heyecanla evine dönüyor. Çok geçmiyor hemen ertesi gün yeniden bir araya geliniyor ve bir sonraki gün bir kez daha… Adamın işleri dünyanın her yerinde, bol seyahatli… Atlıyor okyanusun öbür tarafına gidiyor ve bir akşam telefon geliyor, sohbetin sonunda ‘Özledim’ deniyor. Buluşmalar, seyahatler el verdiğince sürüyor. Adam bir ara 3 ay ortadan kayboluyor. Sonra yeniden çıkıyor ve kaldıkları yerden devam…

Bu ilişkiyi sadece birkaç kişi biliyor. Ama kadın çok heyecanlı, onunla konuşurken eğleniyor, beraber huzurlu bir zaman geçiriyor. Adamdaki sakinlik hoşuna gidiyor. Ancak kadının adama karşı kurduğu duygusal bağda bağlılık yok. Bu da, bağlılık olmadan da bir şeylerin paylaşılabileceğini gösteriyor. Bağlanmak tehlikeli, ilişkiyi de yıpratıyor. Ama ucu açık, sonu görünmeyen bir durumu da hissettiriyor.

İlişkinin şahidi birkaç kadın bir araya geliyor. Hepsinin önünde birer kadeh şarap… İşten güçten, hayattan ve derken erkeklerden konu açılıyor. Ve dönüyor dolaşıyor bu gizli ilişkiye söz geliyor. Kadın zaman zaman yaşadığı bu ilişkiden mutsuz, bu gizem onu daraltıyor. Bu arada söz konusu ilişkiyi yaşayan adam evli değil. Yıllar önce başından bir evlilik geçiyor. Her ikisinin de hayatlarında başka ilişkiler yok. Kadın bu noktada paranoyaklık yapsa da bazı gözlemleri başka kişilerin olmadığını ortaya çıkartıyor. Bu adam yalnız bir adam, ıssız değil yalnız. Hayatı, tamamen kendi açısından yaşıyor. Merkezde kendisi var. Diğer her şey etrafında dönmüyor.

Evet farklı, klasik ötesi bir ilişki. Kimi tasvip eder, kimi etmez. Kimi böyle bir ilişkiye ‘varım’ der kimi tırım tırım kaçar. Ama yaşanacaksa da yapacak bir şey yok. Dün bir arkadaşımın dediği gibi, “Ben yaşamaya geldim, onun için çıkardılar beni meydana…”

Bazen çok sorgulamamak gerekiyor. O şey önüne geldiğinde hislerle adım atmak en güzeli. Hayat bir anlık… Ama kimseye de zarar vermeden… Bazen düşünüyorum bu arkadaşın karşısına ciddi bir ilişki çıkarsa ne yapacak? Geçenlerde de sordum ‘Bırakmam ben onu’ diyor muzipçe gülerek. Eminim o da düşünüyor. Bu yaşadığı şimdilik daha tatlı geliyor.

Hayat bunlarla tatlanıyor sanırım. İnsanlar, yaşadıklarıyla olgunlaşıyor. Dedim ya hayat bir anlık, kalbin sesine mutlaka kulak verilmeli. Sonunda üzülsek de o yaşanan çok kıymetli oluyor. Bunu da ancak zaman geçtiğinde anlayabiliyoruz. O halde, günün tadını çıkartmalı ve biraz sabırla yol almalı diyorum…

9 Haziran 2011 Perşembe

Mavi panjurlu, beyaz köşk




Bebek-Santral Şarküteri'nin yan sokağından girip, yokuş yukarı yürümeye başlıyorsunuz. Yol bittikten sonra bu kez karşınıza çıkan basamaklardan daha da yukarı doğru ilerliyorsunuz. Şehrin kargaşası artık geride kalmış, bu bol ağaçlı dar geçitlerden sizi bambaşka bir dünyaya götürüyor. Biraz soluklanırken arkanıza döndüğünüzde işte başka bir şehirde eşi olmayan Boğaz manzarası size selam veriyor. Biraz sonra soldaki demir kapıdan içeri girdiğinizde tipik bir köşk bahçesinin içine düşüyorsunuz. Bahçenin uzak bir noktasında durduğunuzda ise Bebek'in mavi panjurlu köşkünü, tüm heybetiyle izleyebilirsiniz. Siz köşkün dış duvarlarındaki tüm detayları incelerken biri yanınıza geliyor ve "Çok güzel değil mi? Ahhh ahh bir de hikayesi var buranın" diyerek iç geçiriyor. Bu iç geçiriş daha da merak uyandırıyor ve başlıyorsunuz dinlemeye…

… 1800 yılların ikinci yarısında bir Osmanlı paşası Mısır'ın tanınan ailelerinden birinin kızını çok beğeniyor. Prenses olan bu genç kız, paşayla tanışıp evleniyor. Paşa, prensesini alıp İstanbul'a getiriyor. Konsolosluğa yakın olmasını istediği için ona Bebek'te bu özel köşkü yaptırıyor. Orman ve bahçeyle çevrili köşk, muhteşem Boğaz manzarasıyla birleşince semtin beğenilen konakları arasına giriyor. Mısır Prensesi ve Osmanlı paşası yıllarını bu köşkte geçiriyor. Çocukları oluyor ve beraber burada yaşlanıyorlar. Gün geliyor, onlar bu dünyadan göç ederken geride bu hikayeyi bırakıyorlar…

Hayat, o günlerden bugüne çok fazla değişti. Aslında gerçek yaşamdan bir kesit olan bu durum bize bugün hikayeymiş gibi geliyor. Baksanıza Paşa, bir Mısır Prensesini beğeniyor ve ona hissettiklerini o günün şartlarında anlatabiliyor. Bu paylaşım onlara mutlu bir hayat sunuyor. Hikayeyi anlatırken ‘beğenmek’ kelimesi çok ilgimi çekti. Şimdilerde olsa beğenmek yerine ‘aşık olmak’ yada ‘aşkından ölmek’ gibi belki çok daha tutkulu ama bir o kadar da yozlaşmış bir tanım kullanılır. Oysaki, beğenmek çokça duyguları barındırır. Paşa, değer verdiği kadın için köşk yaptırıyor. Şimdilerde ise kim kimin cüzdanını daha fazla sömürürüm diye bakıyor.

Evet, o günlerden bugüne tabi ki yaşam değişti ve çok gelişti. Ama gelişirken tüm bu değerleri, insanı insan yapan detayları yitirdik. Bu nedenle bu hikayeleri dinlerken iç geçirmemiz boşuna değil ve eskiye yani değerlere olan özlemimiz her gün biraz daha artıyor.

Bu hikayeyi dinleyenlerden biri ise Milka Karaağaçlı… İç sesine kulak vererek profesyonel hayatını noktalayıp altına zarif şekiller vererek tasarım yapan Milka, bu büyülü atmosferde eserlerini sunmaya başladı. Paris Moda Haftası’nda ilk Türk mücevher tasarımcısı olan Karaağaçlı, takılarını görmeye gelenleri işte bu ortamda ağırlıyor.

7 Haziran 2011 Salı




(Bu yazıyı 2005'in Şubat ayında Akşam Gazetesi için yazmıştım...)

Beyoğlu'nu özgün bir semt yapan, hat üzerinde dizili binalar. Caddenin başından sonuna doğru yürüdüğünüzde o apartmanlara biraz daha alıcı gözüyle bakın. Üzerlerindeki kabartmalar, motifler ve kimi zaman heykelleri gördüğünüzde bir kez daha hayran kalacaksınız. İşte Mısır Apartmanı da böyle bir eser. Galatasaray Üniversitesi'nden Tünel'e doğru yürüdüğünüzde solunuzda kalan 303/305 kapı numaralı apartman, belki de Beyoğlu'nda bulunan en heybetli bina.


Burası 1900'lerin başında Mısırlı Abbas Halim Paşa tarafından kışlık ev olarak Ermeni mimar Hovsep Aznavuryan'a yaptırılmış. Art Nouveau stilindeki bina, Birinci Ulusal Mimarlık döneminin izlerini taşıyor. Altı kata göre tasarlanmış ama bugün terasında dışarıdan görünmeyen iki katı daha var.

Mısır Apartmanı tarih içinde ünlü isimlerin de konutu olmuş. Mısır Hıdivi Abbas Halim Paşa'nın kızı Prenses Emine Abbas Halim ve yeğeni Said Halim Paşa'nın oğlu Pres Halim, Mehmet Akif Ersoy'u Mısır’dan 1936'da İstanbul'a döndükten sonra dairelerin birine yerleştirirler. Ersoy, ölümüne kadar burada yaşar. Halim Paşa'nın vefatından sonra varisleri tarafından apartmana dönüştürülüp, iş yerlerine kiralanan apartman, uzun yıllar ünlü mefruşat mağazası Lazzaro Franco'ya da ev sahipliği yapmış. 1940'larda Halim Paşa'nın kızları tarafından apartman Hayri İpar'a satılıyor. Ama apartmanla asıl ilgilenen Hayri Bey'in oğlu Ali İpar. Türk Sineması'nda Hollywood'la tanışan ilk isimlerden biri olan Ali İpar, Yeşilçam'ın ilk renkli filmi Salgın'ı çekti. Şu anda Rio'da yaşayan İpar, 27 Mayıs 1960'tan sonra Yassıada'ya gönderilenler arasında. Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan, Medeni Berk ve Hayreddin Erkmen'le İpar Transport şirketinin sahibi Ali İpar, döviz yasasını ihlal etmekten yargılanarak mahkum olmuştu. Bu nedenle Türkiye'ye küsüp, uzun süre yaşadığı Mısır Apartmanı’nı gelişigüzel satarak ülkeyi terk ediyor.

Bu yıllardan 1950'lerin sonuna kadar apartmanda iki dişçi muayenehanesi bir de terzi yer alıyordu. Apartmanın en üst katında babamın dedesi olan Onnik Kumruyan'ın alt katta ise Eski Galatasaray Kulübü Başkanı Faruk Süren'in babası Arşak Sürenyan'ın dişçi muayenehanesi bulunuyordu. Büyük dedem Kumruyan, önceleri Sürenyan'la beraber çalışıyordu. Daha sonra da üst kata taşındı. Öğlen yemeklerini Çiçek Pasajı'ndaki Seviç Birahanesi'nde yiyen Kumruyan, akşam muayenehanesinden çıkıp Markiz'de kahvesini içermiş. Apartmanın bir diğer ismi ise Selçuk Kaskan'dı. Kaskan, tüccar terziydi. Yani hem kumaş satıyor hem de terzilik yapıyordu. Aynı zamanda da İstanbul Radyosu'na skeç yazıyordu. O yıllarda binanın temizliğine de önem veriliyordu. Günde üç kez mermer zemin arapsabunlu sularla yıkanıyormuş. Hatta iki de yardımcısı olan apartman kapıcısı bu konuda öyle titizmiş ki, yerde gördüğü en ufak pislik yardımcılarını dövmesine neden oluyormuş. Apartman, 1970'lerde uzunca bir dönem banka ve sendikaların konuşlandığı bir yer haline geldi.

Restorasyon yapılmalı

Beyoğlu'ndaki bu binalar aslında birer konak. Büyük aileler, Cumhuriyet’ten önceki dönemde bu tür binaları konut olarak kullanıyordu. En alt veya en üst katlar da iş yeri olarak ayırtılmış. Mesela Abdülhamit'in terzisi Botter Han'da hem ikamet ediyor hem de atölyesi bulunuyormuş. Gayrimüslim halkın göçünden sonra pek çok bina boş kaldı. Bunların günümüzde onarılmaları güçlükle yapılıyor. Bu binalar ikinci derece tarihi eser. Devrin silme, kemer ve kabartmaların bir araya geldiği bir bina. Eklektik bir tarza sahip… Ayrıca Beyoğlu'nda 1878'de çıkan büyük yangından sonra pek çok bina hasar görüyor. Günümüzdeki çoğu bina 1870'lerden sonra yapıldı. Bu apartmanların gelecekte de var olabilmesi için tadilatların yapılması gerektiyor. Tabela kirliliği ise esere ve geçmişe bir yapılan bir saygısızlık olarak düşünüyorum.

Galata Moda başladı

Galata Moda, bugün itibariyle Akaretler’de başladı. Akaretler Sıraevler’in tarihi atmosferinde başlayan festivalde, pek çok modacının tasarımlarını görmek mümkün. Askıdaki kıyafetlere bakarken stilinizi geliştirmek konusunda size yardımcı da olunuyor. Ayrıca moda sohbetleri ve workshoplar da 11 Haziran’a kadar Akaretler’deki Gala Moda Festivali’nde devam edecek.

Galata Moda’daki modacılar
Arman Suciyan, Aslu Güler, Ayşe Deniz Yeğin, Bahar Korçan, Bige Ökten, Bihter Aida Pekin, Çiğdem Akın, Ebru Günay, Erol Aybayrak, Founta Günem, Gamze Saraçoğlu, Gül Ağış, Günseli Türkay, Jale Hürdoğan, Mehtap Elaidi, Murat Aytulum, Müge Ersin, Nazlı Çetiner, Nejla Güvenç, Nihan Peker, Özgür Masur, Özlem Ahıakın,Özlem Kaya Özlem Uygun,Rana Berna Canok, Selim Baklacı, Songül Cabacı, Simay Bülbül, Tuvana Büyükçınar Ümit Aybek, Ümit Ünal, Zeynep Erdoğan, Zeynep Tosun

20 Mayıs 2011 Cuma

Lola 38 Boutique Hotel






Ege'nin en sevimli sahil kasabası Foça’nın siluetinde önemli bir yere sahip olan eski taş binalar, şimdilerde restore edilerek yeniden yaşatılıyor. Yapımları 1800’lere dayanan ve daha çok ev olarak kullanılan konak tipindeki bu yapılardan bir tanesi ise diğerlerinden biraz daha özel… 1891’de inşa edilen ve yıllar içinde yalnızlığa terk edilen Rum konağının kaderini Urgun Ailesi değiştirdi. Meşakkatli ve bir o kadar da heyecanla yapmak istediklerini hayata geçiren aile, sonunda bir butik otel oluşturmaya karar verdi. İlk olarak dış görünümüyle dikkat çeken otel, içeri girildiğinde ise tüm güzel hislerin uyanmasına neden oluyor. Çünkü her köşesinde özenle bir araya getirilen detaylar, renk ve kumaş uyumları ve mobilya seçenekleriyle bütünlük oluşturulmuş. İşte bu noktada, doğru dekorasyon ve insanda yarattığı hissiyatın önemi ortaya çıkıyor. Tarihe olan tanıklığının yanında Lola 38 Boutique Hotel, büyük arka bahçesi, hemen önünde denize girilebilir plajı, deniz manzaralı odaları, restoran ve barlara yürüme mesafesindeki konumuyla misafirlerine konforlu bir tatil sunuyor.
20 yıl terk edilmiş bir ev olarak çürümeye bırakılan konak, 2006 yılında büyük bir heyecanla yeniden hayat kazanmaya başladı. Rum tersaneci aile Fratsezkoslar tarafından yaptırılan konağın sık sık Symrna -İzmir- Baş Piskoposu Hrisostomos tarafından ziyaret edilmesi konağın Papazın Evi olarak anılmasına neden olmuş. Konağın ilk Türk sahipleri ise mübadelede Foça’ya geldiklerinde altınları ve tapuları karşılığında konağı göstererek ‘işte bu evi, Foça’nın en güzel evini istiyorum’ demiş. Haksız da değil, önünde eşsiz deniz ve gün batımı manzarası, arkada huzur dolu bahçesiyle Foça’nın en güzel tarihi konaklarından biri...

18 Mayıs 2011 Çarşamba

Beyaz Butik'in yaz gelinlikleri

Bu yaz gelin olmaya hazırlananlar için Beyaz Butik, birbirinden şık ve zarif tasarımlar sunuyor. Haute couture gelinliklerle kusursuzluğu eşsizlikle birleştiren Beyaz Butik hizmeti “Les Privees”, sınırlı sayıda üretilen Max Chaoul ve Suzanne Ermann’ın da aralarında bulunduğu birçok farklı imzayı bir araya getiriyor. Fransa’nın dünyaca ünlü gelinlik markası Cymbeline, sırt ve göğüs dekolteleri, orijinal Fransız Calais ve Chantilly dantelleriyle süslenmiş, neo romantik tarzdaki gelinliklerle göz kamaştırıyor. Pek çok farklı kumaşı bir arada kullanan Cymbeline, bu yılki trendi ise gelinlikleri tamamlayan özel dokuma dantellerle hazırlanmış inci kolyeler!
İtalyan markası Cosmobella, romantizmi ön plana çıkartıyor. Drapelerle hareketlenen gelinlikler, gece boyunca rahat dans etmek isteyen gelin adaylarının öncelikli tercihi. Markanın bu yılki favorisi dokulu danteller ve çiçek işlemelerle zenginlik kazanmış, sırt ve göğüs dekolteli gelinlikler ışıltısıyla göz kamaştırmak isteyenlerin tercihi…

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Süperstar’dan Twist’e özel koleksiyon



Uzun yıllar zamansız ve modern çizgisiyle modaya ve modacılara yön veren Ajda Pekkan, Twist markasıyla bir araya gelerek Ajda Pekkan for Twist koleksiyonunu hazırladı. Hem sahnede hem de günlük hayatta kendine has bir tarzı olan Pekkan, bu tarzından örneklerin yer aldığı bir koleksiyon oluşturdu. Ajda Pekkan’ın gardırobundan, albümlerinden, fotoğraflarından, filmlerinden ilham alınarak tasarlanan Ajda Pekkan for Twist Koleksiyonu, hem sanatçının sahne ışıltısından hem de günlük hayatında kullandığı spor kıyafetlerden izler taşıyor. Pekkan’ın 70’lerdeki unutulmaz kostümlerinin günümüze uyarlanmış örneklerinin de bulunduğu koleksiyon, alışılagelmiş bir Süperstar koleksiyonundan çok bir Rock Star koleksiyonunu andırıyor. Bol paça tulumlar, Ajda Pekkan baskılı tişörtler, iç çamaşırı tarzı penyeler ve skinny siyah pantolonun yer aldığı koleksiyonun gözde parçaları arasında sahne ışıltısını barındıran deri ve taş işlemeli maskülen ceket; 70’lerin izlerini taşıyan bol paça payetli pantolon; Ajda Pekkan’ın günlük yaşam biçimini en iyi ifade eden gömlekler; önü cool ve asi, arkası ise haute couture detayları ile bezeli biker ceket. Siyah, gri, beyaz ve kırmızı renklerin ağırlıkta olduğu 25 parçalık Ajda Pekkan for Twist Koleksiyonu, İstanbul’daki tüm Twist mağazalarında limited editon olarak satışa sunuldu. 

5 Mayıs 2011 Perşembe

Stefanel'e yaz geldi...




Stefanel, yeni sezonda 70’lerden günümüze gelen en trend modelleriyle ışık dolu parlak bir yaz modası sunuyor. Feminen şıklığın simgesi parçalar, şehirli kadına değişik kombinlerle kendi tarzını yaratma imkanı veriyor. Sezonun trendi tamamen beyaz görüntünün asaleti, neon renklerin canlılığı ise Stefanel’de fark yaratan metaryellerle birleşerek trendi yakalamanızı sağlıyor.

Stefanel kadınları, koleksiyondaki rahat, şık tulum modellerinden de vazgeçmiyor. Ayrıca özel linen triko grubunun geniş yelpazesindeki modellerden birisi mutlaka sizin olmalı. Feminen uzun elbiseler ve el yapımı özel aksesuarlar ise koleksiyonda dikkat çekerek öne çıkan diğer unsurlardan.

21 Şubat 2011 Pazartesi

“Moda Sevgilim”




Heyamola Yayınları’nın İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında İstanbul’un 40 semtini 40 farklı yazarın kaleminden oluşturduğu kitap serisi, herkesin ilgisini çekecek türden. Fatih, Karagümrük, Nişantaşı, Cihangir, Üsküdar, Çengelköy, Maltepe ve Bakırköy gibi İstanbul’un hem sur içi hem de sur dışındaki pek çok semtini okumak ve hikayesini öğrenmek mümkün…


Bu seri arasında en çok ilgimi tabi ki Moda çekiyor. Moda Sevgilim’in yazarı ise İzel Rozental yazılarını sevdiğim bir kalem. Aslında Caddebostan’lı olan Rozental, Moda’yı merak ederek geçiriyor çocukluğunu ve bir gün arkadaşlarıyla kiraladıkları sandalla Moda Kadınlar Plajı’nın önüne kadar geliyor. Plajda denize girenleri izleyip dönüyorlar. Çocukluğundan ilk gençlik ve ardından da yetişkin olduğu yıllarda nasıl bir Moda olduğunu gözler önüne sergiliyor. Moda’yı anlatırken Modalı olmanın da nasıl olduğunu belirtiyor. Kitapta, İzel Rozental’in Moda’ya dair anlatıları siyah-beyaz Moda fotoğrafları ile tamamlanmış.

14 Şubat 2011 Pazartesi

"Körebe" fotoğraf sergisi...




Fotomuhabiri Ziynet Özen, Körebe adını verdiği sergisini 12 Şubat akşamı açtı. Gazete ve dergilerde gerçekleştirdiği çalışmalarının yanısıra Bıçak Sırtı, Canım Ailem, Kapalıçarşı ve Küstüm Çiçeği adlı dizilerin set çalışmalarını fotoğraflayan Özen, uzun çalışma saatleri sırasında vizöründen yakaladıklarını yansıtıyor. Sisin örttüğü görüntüleri tam da körebe oynarmışcasına fotoğraflıyor. İşte o fotoğrafların isimleri de “Kördüğüm” “Körkütük” “Kör Sokak”, “Körkuyu” dan oluşuyor. Set ışıkları hazırlanırken kendi sahnelerini yaratan Ziynet Özen, fotoshop kullanmadan siyah beyaz fotoğraf etkisi yaratılabieceğini de anlatıyor. Sergi, 4 Mart'a kadar İFSAK'ta ziyaret edilebilir...

           “Bir fotoğrafçı da tıpkı bir ebe gibi ‘an’ın doğuracağı güzellikleri, mucizeleri gözler. Bir elinde makine ile etrafı gözlemleyen insanın fotoğraf çekme niyeti de varsa tüm duyuları, algıları açılır. Haliyle bir fotoğrafçının gözlerinin de farklı bakması esastır. Sergimin adı Körebe. Hani oyuncunun gözlerinin bir mendille bağlanıp göremez hale geldiği çocukluğumuzun oyunu var ya… Oyunda tüm oyuncuların körebenin etrafında dolaşıp, ona dokunduğu ve körebenin de onları yakalamayı çalıştığı… Yıllar sonra bir gece kendimi körebe oyununda hissettiğim o anları fotoğraflamanın heyecanı bambaşkaydı. Gözleri, algıları açık bir körebe olmuştum. Etrafımdaki her ayrıntı bana dokunmaya çalıştı. Bende elimden geldiğince oyuna dahil oldum. Onlar sisli bir gecede bir görünüp kaybolurken ben de fotoğraf makinemi onlara doğrulttum. Benim oyunum değişti: Gece körebesi oldu. Ama iyi olan şu ki, körebe bir çocuk oyunudur. İçindeki çocuğu kaybetmemiş olanlara ithaf olunur.”

5 Ocak 2011 Çarşamba

Çikolatada beeen...

Çikolatanızda fotoğrafınız olsun ister misiniz? Davetlilerinize kendi çikolatanızı ikram etmek? Çok megaloman bir durum olsa bile ben çok isterim. Yok istemezseniz o zaman sevdikleriniz için şık ve de lezzetli bir hediye olabilir. Karafırın, hazırladığı lezzetli çikolatalrın üzerine Chocolate Print tekniği ile istenilen fotoğrafı basıyor. İster doğum günü ister rutin bir gün Karafırın'a mutlaka uğramak gerekir...

KISMET'İNİ YARATANLAR İÇİN...




Hayatın tek düzeliğinden sıyrılıp, içindeki o büyülü sesin ardından gidenlerden Milka Karaağaç... Yıllardır sürdürdüğü reklamcılık kariyerine nokta koyup mücevherlerin ışıltılı dünyasına kendi bırakan Karaağaç, "Kısmet" adını verdiği markasına koleksiyon hazırlamaya başlar.  Kısa zamanda ilgi gören tasarımlarını ünlü dizi oyuncuları da kullanmaya başlar. Milka Karaağaç geçtiğimiz Ekim ayında üç yeni koleksiyonla birlikte, Paris Moda Haftası kapsamında düzenlenen Vendome Luxury’de moda ve mücevher severlere tanıtma fırsatı da yakaladı. Organizasyonun mücevher bölümü, Place Vendôme’daki Hotel D’Evreux’de yer aldı. Fuarda yabanci basindan markaya ilgi buyuktu. Kasim 2010 itibariyle Kismet by Milka Dubai (Boom & Mellow), Kuveyt (WalkinCloset Shop) ve Miami (Oxygene) ulkelerinde yerini aldi.


KISMET: MİSTİK VE ŞEHİRLİ BİR MÜCEVHER MARKASI

İstanbul’un oryantal kimliğinden düşen tozların şehirli izdüşümleri... Hem modern ve sade hem otantik ve Türk... Tüm parçalarında belki yüzyıllar öncesinden gelen güçlü ruhları, öğeleri hissettirmesine rağmen, bir o kadar da zamansız ya da her zamanlı... Kısmet kelime anlamı olarak gelecek ile ilgili şans demek, talih demek, meydan okumayan güçlü bir inanç demek... Müşfik ve pozitif... Üzerinde Kısmet taşıyan kişilerin de bu duyguyu hissedeceğine inanıyor markanın yaratıcısı ve tasarımcısı Milka Karaağaçlı...