9 Haziran 2011 Perşembe

Mavi panjurlu, beyaz köşk




Bebek-Santral Şarküteri'nin yan sokağından girip, yokuş yukarı yürümeye başlıyorsunuz. Yol bittikten sonra bu kez karşınıza çıkan basamaklardan daha da yukarı doğru ilerliyorsunuz. Şehrin kargaşası artık geride kalmış, bu bol ağaçlı dar geçitlerden sizi bambaşka bir dünyaya götürüyor. Biraz soluklanırken arkanıza döndüğünüzde işte başka bir şehirde eşi olmayan Boğaz manzarası size selam veriyor. Biraz sonra soldaki demir kapıdan içeri girdiğinizde tipik bir köşk bahçesinin içine düşüyorsunuz. Bahçenin uzak bir noktasında durduğunuzda ise Bebek'in mavi panjurlu köşkünü, tüm heybetiyle izleyebilirsiniz. Siz köşkün dış duvarlarındaki tüm detayları incelerken biri yanınıza geliyor ve "Çok güzel değil mi? Ahhh ahh bir de hikayesi var buranın" diyerek iç geçiriyor. Bu iç geçiriş daha da merak uyandırıyor ve başlıyorsunuz dinlemeye…

… 1800 yılların ikinci yarısında bir Osmanlı paşası Mısır'ın tanınan ailelerinden birinin kızını çok beğeniyor. Prenses olan bu genç kız, paşayla tanışıp evleniyor. Paşa, prensesini alıp İstanbul'a getiriyor. Konsolosluğa yakın olmasını istediği için ona Bebek'te bu özel köşkü yaptırıyor. Orman ve bahçeyle çevrili köşk, muhteşem Boğaz manzarasıyla birleşince semtin beğenilen konakları arasına giriyor. Mısır Prensesi ve Osmanlı paşası yıllarını bu köşkte geçiriyor. Çocukları oluyor ve beraber burada yaşlanıyorlar. Gün geliyor, onlar bu dünyadan göç ederken geride bu hikayeyi bırakıyorlar…

Hayat, o günlerden bugüne çok fazla değişti. Aslında gerçek yaşamdan bir kesit olan bu durum bize bugün hikayeymiş gibi geliyor. Baksanıza Paşa, bir Mısır Prensesini beğeniyor ve ona hissettiklerini o günün şartlarında anlatabiliyor. Bu paylaşım onlara mutlu bir hayat sunuyor. Hikayeyi anlatırken ‘beğenmek’ kelimesi çok ilgimi çekti. Şimdilerde olsa beğenmek yerine ‘aşık olmak’ yada ‘aşkından ölmek’ gibi belki çok daha tutkulu ama bir o kadar da yozlaşmış bir tanım kullanılır. Oysaki, beğenmek çokça duyguları barındırır. Paşa, değer verdiği kadın için köşk yaptırıyor. Şimdilerde ise kim kimin cüzdanını daha fazla sömürürüm diye bakıyor.

Evet, o günlerden bugüne tabi ki yaşam değişti ve çok gelişti. Ama gelişirken tüm bu değerleri, insanı insan yapan detayları yitirdik. Bu nedenle bu hikayeleri dinlerken iç geçirmemiz boşuna değil ve eskiye yani değerlere olan özlemimiz her gün biraz daha artıyor.

Bu hikayeyi dinleyenlerden biri ise Milka Karaağaçlı… İç sesine kulak vererek profesyonel hayatını noktalayıp altına zarif şekiller vererek tasarım yapan Milka, bu büyülü atmosferde eserlerini sunmaya başladı. Paris Moda Haftası’nda ilk Türk mücevher tasarımcısı olan Karaağaçlı, takılarını görmeye gelenleri işte bu ortamda ağırlıyor.

Hiç yorum yok: