20 Aralık 2013 Cuma

Bir sergi kombini


Elbise Zara, payet detaylı ceket Mango, çanta Fullah Sugah from Greece, kırmızı altın ve pırlantalı deniz yıldızı kolye, Ginkgo Jewellery

7 Ekim 2013 Pazartesi

50 yılın İslam eserleri ve Burhan Doğançay


Sanat için kıtaları aşmaya ne dersiniz? Çünü New York Metropolitan Museum’da bizleri ilgilendiren bir sergi var. Söz konusu tarihlerde  Big Apple’da olacaklara sanatsal bir aktivite; Metropolitan Museum’da Fifty Years of Collecting Islamic Art- Elli Senede Oluşturulan İslami Eserler koleksiyonu sergisi... İspanya'dan Hindistan'a uzanan coğrafyaya ait ve 9. yüzyıldan başlayarak günümüze kadar uzanan dönemde yaratılmış çeşitli eserleri kapsayan sergide el yazmaları, sancaklar, minyatürler, metal ve ahşap üzerine el işçiliği eserleri yer alıyor. Bu eserlere ek olarak da müzenin daimi koleksiyonunda bulunan Burhan Doğançay’a ait İslami kaligrafiye yakınlığı ile bilinen Kurdeleler serisinden 1982 tarihli Ribbon Mania adlı eseri, Türk çağdaş sanatının tek örneği konumunda.

Hagop Kevorkian Vakfı'nın (Agop Kevorkyan) sponsorluğunda gerçekleştirilen sergi, farklı kıtalardan toplanan İslami eserleri ve bunların çağdaş sanata olan yansımalarını ilk defa bir arada görme fırsatını veriyor. Sergi, 23 Eylül günü kapılarını açtı ve 26 Ocak 2014 tarihine kadar sanat severler tarafında gezilebilecek.

Metropolitan Museum of Art, hafta içi her 10:00-17:30 arasında, Cuma ve Cumartesi günleri ise 21.00’e kadar ziyarete açık olduğunu da hatırlatırım.

30 Eylül 2013 Pazartesi

Anish Kapoor'un mermer heykelleri

Şehre sonbaharın gelmesiyle gezilecek sergi, katılacak galeri açılışları ve merakla gidilecek bienallerin tarihlerini ajandamıza not etmeye başladık. Ben de yazdan sonra şehre adapte olmak için ‘ziyaret edilecekler’ listeme, sanatsever arkadaşım Vildan’ı da organize ederek SakıpSabanı Müzesi’ndeki Anish Kapoor sergisini dahil ettim. Sanatçının bir eserini, ilk kez iki yıl önce Portakal Sanat Evi’ndeki sergide görmüştüm. Ancak bir farkla, eser büyük bir heykel değil altın bir yüzüktü.


Şimdi ise Bombay doğumlu Kapoor’un dev mermer yapıtlarını yakından görecektik. En çok şekilleri ve büyüklüklerini merak ediyordum. Ve ilk olarak köşkün bahçesinde bizi Gök Ayna karşıladı. Yüksekte duran kocaman aynada kendinizi küçücük görüyorsunuz...

















Ardından sergi katına indik. Şimdi artık devasa mermer kütlelerin arasında dolanıyorduk. Taşa oyularak yüklenen anlamlar, sergi gezerin kendince yorumlarıyla boyut kazanıyordu. İsimsiz heykellerin yanı sıra Kaçınılmazlık, Benim Bedenim Senin Bedenin, Sarı, Çift, Gök Ayna gibi isimli heykeller de vardı.

Pürüzsüz yüzeylere dokunma isteğimi bastırmam zor oldu zira çaktırmadan tam elimi uzatmayı düşünürken ‘Dokunmayınız’ buyuran minik bir tabela bana el sallıyordu.


Benim bedenim senin bedenin heykelini çok sevdim. Ortasındaki nehir taşları, bedenden öte ruhlardaki zenginliği anlatıyordu adeta...


Bir de gece mavisi kara bir delik vardı. Sağa ve sola doğru gittiğinizde deliğin sizi takip ettiği hissine kapılıyorsunuz. Biz bunu keşfetmenin şaşkınlığını yaşarken hemen yanımızda orta yaşlı bir hanım, “Ne gördünüz? Ne görmem gerekiyor bana da söyleyin” diyordu ısrarla. Eh durumu ona da anlattık.



O kadar pürüzsüz bir yüzeyi var ki...Ama dokunmak yasak!
   Arkadaşımı da bu heykel cezbetti. Bakanı içine çekiyor.

24 Eylül 2013 Salı

Eski fotoğraflar güzel anılar




                                                                                                                                 Babam :)

Fotoğraf , insan hayatının bence en önemli anı dökümanıdır. Fotoğraf çekmek kadar kare kare poz vermeyi de çok severim. Ama mesela röportajlarım sırasında, konuşmanın ardından sıra fotoğraf çekimine geldiğinde bazı kişilerin gerilmesine de şahit olmuşumdur. Az önce bıdır bıdır konuşan kişi gider yerine mimikleri gergin, gülmekte zorlanan, nereye bakacağını bilemeyen bir kişi gelir... Bu kez rahatlatmaya ve o mimikleri yumuşatmaya çalışırım. Çalışmaktan son derece keyif aldığım fotomuhabiri arkadaşım Ziynet Özen yanımdaysa şanslıyım demektir. Onun sıcacık gülümsemesi ve yumuşacık sesi, karşı tarafı hemen rahatlatır.
Ben de bir fotomuhabiri kızıyım ve babamın mesleği gereği bebekliğimden itibaren bir sürü fotoğrafım oldu. Siyah-beyaz fotoğraflar ardından sephia tonları ve derken renklerin her birini gördüğümüz kareler ve bugünün dijital ortamı. Onlarca, yüzlerce...
Geçenlerde evde dip bucak karıştırırken –çok severim karıştırmayıJ işte bu fotoğraflar elime geçti. İşte ailemden birkaç siyah&beyaz anı...


Kartpostal gibi bir fotoğraf. Babamın tarafından..



Annem ve 1956 Chevrolet Belair  / Annem ve ailesi :)


Dedem ve ben... :)

17 Eylül 2013 Salı

Bir çırpıda okuduğum kitaplar



Rüzgar gibi geçti... Yaz mevsimi... Bütün bir kış iple çektiğimiz, geldiğinde de ellerimizin arasında hızla kayan kum taneleri gibi... Olsun sonbahar ve kış günlerinin de ayrı güzellikleri var.
Mevsim ne olursa olsun kitaplar hep yanımızdadır. Geçen ay bir hız başladığım kitaplarımı tamamladım, şimdi de sizinle paylaşmak isterim.

Kişisel gelişim kitaplarına bu kadar merak salacağım aklıma gelmezdi. Ama yaşadıkça bazı durumlara yanıt bulmak zaman zaman zorlaşıyor. Sanırım ben de böyle bir dönemdeyim. Neden öyle oldu? Neden bunu yaşadım? diyerek bu kitaplara daldım. Aslında bilmediğimiz şeyler yazılmıyor bu kitaplarda. Hatta bazen bir arkadaşınıza akıl verirken siz de bu tarz fikirler verebiliyorsunuz. Ama iş kişinin kendisine gelince işte orada kal geliyor. 

Özellikle Amerika'da bu tarz kitap ve gruplar çoğunlukta. İnsanlar, hemen hemen her sorununa yönelik bir grupla bir araya gelerek sıkıntılarını, içlerindeki kaosları veya kötü alışkanlıklarını paylaşarak kendilerini iyileştiriyor.

Bu tarz kitapların ilk örneklerinden olan ve James Allen'ın kaleme aldığı DüşünceninGücü’nü elimde bir kurşun kalem eşliğinde ‘işte bu’ dediğim satırların altını çizerek tamamladım. Kitabı okurken kendimdeki şu yanlışı fark ettim; yaşadığım olumsuz deneyimlerin suçunu ben hep karşımdakine/lere yüklüyordum. Oysa kitaptaki şu satırlar doğruydu; "Mutluluğunuzu çalanın başkalarının bencilliği olduğuna inandığınız sürece kendi yarattığınız ıstırap ve sıkıntıyı çekmeye mahkumsunuz." Evet çünkü o sevimsiz deneyimi yaşamayı her seferinde ben kabul ettmiştim. Kitapta bu konuyla ilgili diğer cümleler ise şöyle; "Kendine acımaktan daha aşağılayıcı, küçültücü ve ruhsal çöküntü yaratan başka bir eylem yoktur. Bundan kurtulun. Böyle bir yara kalbinize yerleştiği sürece daha iyi bir hayata kavuşmayı bekleyemezsiniz."

Kişisel gelişim kitaplarının baş yazarlarından Louise Hey'in daha önce Düşünceyle Terapi'sini okumuştum şimdi de Pozitif Gücün Büyüsü'nü bitirdim. Tafisye ederim.

Sevmenin Zamanı... Yoktur diyeceksiniz sevmenin zamanı bence de, zamansız kapınızı çalabilir... Liz Behmoaras’ın kaleme aldığı bu kitabı, bir nefeste okuyacaksınız. Biraz bahsetmek isterim; 1940’lı yılların İstanbul’u. Moda, Beyazıt ve Pera’da geçen bir hikaye. Gözümde canlandırarak adeta bir film izliyormuş gibi okudum. Yahudi bir ailenin kızı olan Frida ile İsmail’in hikayesi. İkisi de tıp fakültesi öğrencisi. Dönemin zor şartlarına ayak uydurarak eğitimlerini sürdürürken birbirlerine olan aşklarını da her şeye rağmen devam ettiriyor.
Okurken gözyaşlarıma hakim olamadım. Bazen kendimce isyan ettim bazen de onların zorluklar karşısında birbirlerine olan o büyük ve gerçek sevgiye saygı duydum. Ne diyebilirim bu bir roman olsa da aslında gerçeğin ta kendisi.
Zevkli okumalar...

16 Ağustos 2013 Cuma

Bir fincan Türk kahvesi alır mısınız?





Güne kahve ile başlayanlardan değilim ama kahvaltıdan veya yemekten sonra mutlaka sade Türk kahvemi içerim. Arkadaş sohbetlerinde ise en lezzetli eşlikcimdir Türk kahvesi.

Geçenlerde çok sevdiğim bir arkadaşımla, bir kahve içimlik buluşmak üzere randevulaştık. Mekan fikri ondan geldi; Kadıköy Çarşı’daki Fazıl Bey’in Türk Kahvesi. Tarihi çarşının bitmeyen enerjisine ve son yıllarda değişen yüzüne tanık olmak bir Kadıköylü olarak ilgimi çekiyor. Zira çocukluk yıllarımda, ailemden ve çevremden ‘çarşıya inmek, alışveriş yapmak’ en çok duyduğum sözlerdi. Ama o yıllarda sadece mutfak alışverişi yapılırdı, şimdiki gibi restoran, kafe ve hatta otel yoktu, olması fikri ise hafızalardan uzaktı.

Biz gelelim Fazıl Bey’in Türk Kahvesi'ne... Dükkanın içi oldukça küçük. Çini döşemeli mekan, kahve makineleri, raflardak kahve ve çay paketleri ile düzeltilmiş. İçerden gelen kahvenin kokusu ise unutulmayacak zenginlikte. Yer bulmanın hele akşam üzeri saatlerinde biraz zor olduğunu söylemeliyim. Fazıl Bey yani Fazıl Tuncalı, 1920’li yılların başında Kadıköy’de doğmuş bir yüksek mimarmş. Kahveye olan düşkünlüğüne şahit olan çocukları, yıllar sonra bu anıyı sürdürme kararı vererek kuruyemişcilikle başladıkları çalışmalarını bugün kuru kahvecilikle devam ettiriyor. Burada yorgunluk kahvenizi içebilir veya satın alabilirsiniz. Kahvenin dışında çay çeşitleri ve kakao da bulunuyor. Bir de demir hindi şurubunu unutmamak gerekir. Fazıl Bey’in Türk Kahvesi, Kadıköy’ün dışında Kızıltoprak ve Şaşkınbakkal’da var.

Kahveden konu açılmışken Kadıköy Çarşısı’nda Türk Kahvesi dükkanlarının sayısı artmış. Qahwah, Kuru Kahveci Yavuz Bey, Niyazi Bey’in Türk Kahvesi bu dükkanlardan bazıları.

              


18 Haziran 2013 Salı

Tiyatro sahnesi bu kez Şehir Hatları Vapuru


Ülkemde güzel şeyler de oluyor... Dün akşam Beşiktaş’tan bindiğim vapurda değişik bir performansa şahit oldum. Son günlerde yaşanan olayları her an takip etmek için sosyal medyaya gömülmüşken önümde bir hareketlenme oldu. Siyahlar giyinmiş bir grup, çember şeklini alarak senkronize bir şekilde nefes almaya başladı. Hepimiz merakla izliyorduk. Nefes alış verişler her saniye daha sesli oluyordu. Bu arada vapur yola çıkmış, Boğaz’ın ortasında yol alıyorduk. İş çıkışı saati olduğu için de vapurdaki kalabalık fazlaydı. Dakikalar boyunca performansı izledik. Biraz sonra gruptakiler yöneticilerinin, “En sevdiğiniz şey nedir?” sorusuna yanıt verdi. Kimi tatlı derken kimi özgürlük diye bağırdı...
Oyunun adı, Ol ya da Ol... ActedcityOyuncu Okulu’nun sahnelediği oyun, 17-21 Haziran tarihleri arasında her gün 18:15 Kadıköy-Beşiktaş ve 18:45 Beşiktaş-Kadıköy vapurunda oynanacak.
video


30 Mayıs 2013 Perşembe

Parizyen bir zarafet Ladurée

Kahve içmek için mutlaka zaman yaratırım. Aç da olsam tok da olsam bir fincan kahveye hayır demem. Bu kez kuzenimle şık bir kahve molası için Ladurée'yi seçtik. Bugüne kadar kahvelerimizi başbaşa yaptığımız uzun sohbetler eşliğinde içerken yaklaşık 7 aydır bize sessizce ama bazen minik tekmelerle Marina da eşlik ediyor. Mariiinaaaa, güzel bir yaz günü aramıza katılmanı sabırsızlıkla bekliyoruuzzz :))

Ladurée, servisinden dekorasyonuna kadar tam bir Parizyen şıklığı temsil ediyor. Şu günlerde benim gibi Paris sokaklarında gezmek isteyenlerdenseniz bu mekana uğrayarak bu duygunuzu kısmen de olsa tatmin edebilirsiniz. Mekanın iç ve arka tarafında kadife mini berjerlerle bir düzen yaratılmış. Ama sıcak bir yaz günü hele Nişantaşı'ndaysanız püfür püfür esen rüzgarın kıymetini bilerek sokak tarafında oturmayı tercih ediyoruz.

Önce rengarenk macaronların dizildiği vitrinin önünde seçmek için epeyi bir zaman harcıyoruz. Olmuyor masamıza geçip bu kez menüden altılı bir tabak macaron ve kahvelerimizi  ısmarlayıp sohbetimize başlıyoruz. Sunum o kadar zevkli ki, kenarı altın yaldızlı, renkli porselen tabak ve fincanlara gümüş kahvelikler eşlik ediyor. Kahve seçenekleri arasında Türk kahvesinin olmaması üzücü. Zira bu tip markaların lokal detayları da bünyesine katmasının önemli olduğunu düşünüyorum. Espresso ve latte seçeneklerden...

Karaköy'de bir tur

Lise yıllarımda #Karaköy’deki okuluma gidip gelirken birgün bu semtin böylesi bir hal alacağı aklıma gelmezdi. Zira o yıllarda okula giderken kaldırmların üzerinde uyuyan evsizleri görür korkuyla yanlarından geçerdik. Yok canım o kadar da çook uzun zaman önce değil, 1990’lı yılların ortaları diyebilirim...

Şimdi Karaköy, İstanbul’un değişen yüzünün önemli bir noktası. Bir liman şehri olarak geçmişten bugüne hareketli ve bereketli yapısıyla yeni dünyaya ayak uydurarak gelişiyor. Eski yıllarda sanayi sektörüne yönelik makine ve parçaların satıldığı bir semt olan Karaköy’de pek çok cafe, tasarım ofisi, butik mağaza, otel ve galeri açılıyor. Semtin sokaklarında bugünlerde öğrencilerden turistlere, tasarımcılardan yazarlara renkli bir kitle dolaşıyor.


Hangi mekan sorusuna bir çırpıda Karabatak, OPS, Unter, Komodor, Muhit, Burger Lab ve Gaspar diyebilirim. Ama Karaköy henüz bu kadar popüler değilken Karaköy Lokantası’nın var olduğunu söylemek isterim. Esnaf lokantası samimiyeti ve lezzetiyle servisine devam eden mekanda hala öğlenleri yer bulmak için sıranızı beklemeniz gerekiyor. Mekanın yaratıcısı Oral Kurt’un  öngörüsünü taktir etmek gerekir. Çünkü zamanla mekanın dekorasyonunu yeniledi ve üst katları da Karaköy Rooms adıyla otele çevirdi. Lokantada ev yemekleri çeşitleri yer alıyor. Öğlen saatlerinde paylaşımlı masalarıyla yemeğinizi yiyebiliyorsunuz.

Fransız Geçidi’ndeki Bej ise semtin önemli buluşma nokatalarından. Konforlu bir ortam sunarken lezzet ve kalitenin de kendini hissettirdiği bir yer Bej Kahve... Bej’in arka tarafında ise Kağıthane’nin koleksiyonunu görebilirsiniz. Bu geçitte raflarında onlarca vintage gözlüklerin bulunduğu bir dükkan daha var. Pup-up Shop’da gözlüğün yanı sıra çanta, ayakkabı veya aksesuvarlar da bulunuyor.

Köşe konumyla Karabatak’ın kaldırım dizilmiş tahta sandalyelerinde çoğu zaman yer bulmak imkansız. Menüde kahve ve çay çeşitlerinin yanında sandviç, salata ve tatlı çeşitleri var. Sandviçlerden Volga ve Sava’yı denedim, hem lezzetli hem de doyurucu. Tatlıların yanına krem şanti koymasalar daha iyi  olacak. Kahvelerde seçenek çok her gittiğinizde farklı bir kahveyi deneyebilirsiniz. Kahveler ise meşhur fesli kız marka yani Avusturya’nın en eski kahve markası Julius Meinl...


Karabatak’ın hemen karşı köşesinde de Unter var. Burası biraz daha mesafeli bir duruş sergiliyor. Menüsü de oldukça çeşitli... Salata ve sandviçlerin yanında çiğerden sufleye lezzetler yer alıyor. Hafta içi 13:00’e, hafta sonu da 17:00’ye kadar süren brunchta ise klasik kahvaltının yanı sıra omlet çeşitleri, granola, tost ve musli seçenekleri sunuluyor. Burada 3 mini burgeri denedim, gün içinde az miktarda bir şeyler yemek isteyenlerin karnını doyurabilir.

Geçenlerde de Muhit’te oturdum. Burada ister eski bir berjerde isterseniz de tahta sandalyelerde oturabilirsiniz. Üzeri asmayla kaplı ara sokağa bakan bu mekanda bir akşam üzeri kahvesi içmek günün tüm yorgunluğunu alıp götürüyor.
Kısacası Karaköy sürprizli bir semt. Henüz denemediğim birkaç mekan daha var. Bu semtin hızına yetişmek biraz zor... Ve umarım bu gelişmeler hercailikten uzak semtin dokusu bozulmadan hayata geçer...

8 Mart 2013 Cuma

Leoparın çekici benekleri

Leopar desen, beni her zaman gizliden kendine bir çekmiştir. Kimselere fark ettirmeden şöyle bir yanına gider, dokunur ve hatta okşarım. Ama şimdiye kadar küçücük de olsa bir parça almışlığım yok. Çünkü biraz da temkinliyim kendisine karşı. Leopar deseni kullanmak çok tehlikelidir. Bir anda stiliniz yerle bir olabilir. Bu desene dikkatle yaklaşmanızı öneriyorum.

Sonunda benim de gardrobuma leopar desen girdi. Bu ayakkabıları almadan çok defa az önce dediğim gibi gittim, baktım ve okşadım. Ve sonunda 'bu benim olmalı' dedim.

Geçen hafta siyah skiny pantolonumla bugün de küçük siyah elbisemle kombinledim. Böylece baştan aşağı siyah olan kıyafetime leopar botlarım hareket kattı. Ama ben hareket katmasından çok dikkat çekiciliğini seviyorum ;) Sürprizli...

PS. Botlar Nine West'ten...

5 Şubat 2013 Salı

Tılsımlı beş element



Tılsıma inanır mısınız? Bence inanın... İnsana güven verir. Tılsımlı bir takınız yoksa size bunlardan önerebilirim. Kamalaya Design’ın doğadaki beş elementi zarif tasarımlarla bir araya getiriyor. Toprak, Hava, Su, Ateş ve Görünmeyen… Her biri doğadaki toplam enerjinin beş ayrı biçimini anlatıyor. Erkeklere yönelik hazırlanan bu modelleri, kadınlar da çok rahatlıkla stiline katabilir. Kamalaya bileklik 925 ayar gümüş, 1 cm x 1.6 cm boyutlarında ve 11 gram ağırlığındadır. Kauçuk bilekliliğin uzunluğu 19/ 21 / 23 / 25 santimetredir.