3 Eylül 2014 Çarşamba

Bir Mavi Yolculuk


     




16 Ağustos sabahı kamaramda uyandığımda dışarda nasıl bir manzara beni bekliyor az çok tahmin etmeye çalışsam da daha fazla yatakta durmadan kendimi güverteye attım. Kaptanın uzattığı bir fincan kahve ile heyecanla çevremi izlemeye başladım. Bozburun sessiz, sakin ve huzurlu bir şekilde güne başlamıştı. Dağın arkasından yükselen güneş, henüz tam olarak bu özel Ege kasabasını hakimiyeti altına almamıştı. Rüzgarsız denizin üzerinde evlerin, ağaçların, karşıki boz dağların yansımlarını izledim. Erken uyananları, kahvesini içenleri, gazetesini okuyanları, yürüyüş yapanları, bisiklete binenleri izledim...
İşte bu an, içimi kemiren bütün o düşüncelerden çok uzaklarda huzurla doluydum. Sizi bilmem ama beni deniz, su, hatta bir su birikintisi bile mutlu etmeye, rahatlatmaya yeter.
Karada yaptığımız son kahvaltıdan sonra biraz Bozburun’u dolaşıp tekneye döndük. Grubumuzdaki son arkadaşlarımızın da gelmesiyle halatları çözüp demir aldık. İşte aylardır beklediğimiz mavi yolculuğumuz başlamıştı. Bizi hangi koylar ağırlayacak, hangi denizler koynuna alacaktı?

Teknemiz Oğuzhan

35 metrelik 250 beygir gücündeki motoruyla gulet tipi teknemiz, geçen kış iskeleti oturtularak iç dekorasyonunun ardından yaz başında denize indirildi. Bir yandan yola çıkmanın heyecanını yaşarken diğer yandan da her türlü detayın yer aldığı kamaramıza yerleşmeye başladık. Lombozdan dışarı bakmak, suyun sesini yakından duymak ne kadar da güzeldi.
Çanak Günbatımı

İlk durağımız Çanak Koyu oldu. Kayalar ve makilerle çevrili bu koy Ege’nin kendine has doğal yapısını yansıtırken denizin berraklığı göz alıcıydı. Tam bir deniz tatili olduğu için mayolarımızı bir hafta üzerimizden çıkartmamaya yeminli, denizin tuzunu hücrelerimize kadar hissetmeye kararlı bir şekilde denize atladık. Çocuklar gibi şendik. Gülüşmelerimiz kayalara çarparken sessizliğin de tadını çıkartıyorduk.
Ege’nin dik dağları sebebiyle güneşi biraz erken dağların ardına yolluyorsunuz. Güneş çekilince geride bıraktığı ışık oyunları ise akşam üzerlerine ayrı bir keyif katıyor. Önce beş çayımızı ardından da yemek öncesi aperatifimizi almayı hiç ihmal etmiyoruz. İlk akşam yemeğimizi Çanak koyunda, dalga sesleri ve doğanın sessizliği içinde yedik. Gecemizi aydınlatan ise üzerimizdeki milyarlarca yıldız ve rüyalarımız oldu.
Sabah olmuştu. Teknede öyle uzun saatler uyumak yok. Sabahın ilk ışıklarıyla ırgatın sesini duyuyorum. Demir alıyoruz. Hemen hazırlanıp dışarı çıkıyorum. Bu kez rotamız, Datça Limanı. Burada yurtdışı çıkış işlemlerimizi yaparak Rodos’a doğru dümen kıracağız. Datça’da işlemlerin tamamlanmasını beklerken yan tekne ve sakinlerini de birbir inceliyoruz. Fransız, İtalyan, Alman, Avustralyalı... Kısacası dünya burda, denizlerimizde yol alıyor. Nihayet uluslararası kara sulara girmemiz onaylandıktan sonra kaptanımız küçük bir sürpriz yaparak direk Rodos yerine bizi hem denize girebileceğimiz hem de öğlen yemeğimizi yiyeceğimiz bir koya götürüyor. Burası Loryma, yani Bozukkale. Bozburun Yarımadası’nın güneyindeki Bozukkale, Rodos’un da tam karşısında. Koyun girişinden itibaren yüzyıllar öncesi inşaa edilen bugün bir kısmı ayakta kalabilmiş kalenin görüntüsü itibari ile bu ismi aldığını öğreniyoruz. Yüzyıllar öncesinin deniz savaşlarında önemli bir liman olduğu düşünülen Loryma, bugün de yatların demirlediği özel bir koy.
Loryma - Bozukkale

Bugün rüzgar kendini hissettiriyor. Yüzeyden farkettiğimiz akıntıyı yüzerken daha iyi hissediyoruz. Deniz keyfi bittikten sonra aşçımız tarafından hazırlanan yemeğimizi yiyoruz. Bu arada yeri gelmişken söylemekte fayda var; Bir hafta boyunca sabah, öğlen ve akşam öğünlerimizi en lezzetli yemeklerle geçirdik. Beş çaylarımızı ise yeri geldiğinde anlatacağım.
Artık Rodos’a dümen kırmaya hazırız ama bizi nasıl bir deniz beklediği konusunda bihaber... Ana karadan uzaklaştıkça hızla esen rüzgarı, laciverti beyaz köpükleriyle şenlendiren dalgaları izliyoruz. Loryma’dan çıkarken bir kayalık bölgeden geçiyoruz. Kaptanımız buranın adının Alabı olduğunu söylüyor ve hikayesini şöyle anlatıyor; “Eskiden burada bir adam yaşarmış. Balıkçılar ve bilen tekneciler buradan geçerken ekmek atarmış ki, adam bu ekmeklerle karnını doyursun.” Hikaye mi, efsane mi bilinmez ama biz de geçerken ekmeğimizi atıp yola devam ediyoruz.

Açık denize ulaştıkça dalgaların hırçınlığı daha da artıyor. Şen şakrak sohbet ederken sessizliğe bürünüp doğanın bu gücü karşısında sükunete bürünüyoruz. Çünkü kocaman guletimiz sağdan ve soldan aldığı dalgalarla adeta hoyrat bir dansa tutuşmuş durumda. Dalgaların geliş yönüne göre dirise ederek yol alıyoruz. Henüz ada karşımızda silik bir siluet... Dalgalarla yükselip alçalmamız ve her yükseliş ve alçalışta kalbimizin de heyecanlanması bir oluyor. Tamam itiraf ediyorum, yolculuğa çıkmadan önce bendeniz ‘denizi hissedelim, gölde gider gibi gitmeyelim’ demiştim... Ama bu ilk günden biraz fazla geldi... Dalgalarla iki buçuk saat süren boğuşmamızın ardından gözlerimiz adayı ve binalarını seçmeye başlıyor. Dalgalar ada sahiline de aynı hızla çarpıyor. Rodos’un görkemli bir limanı var. Bir rivayete göre gemiler Rodos heykeli yani Kolossos’un bacakları arasından limana girermiş. Depremde yıkılan heykel bugün yok ama Rodos kalesi tüm heybetiyle bizi karşılıyor. Teknemizi bağlarken gümrük görevlileri bizi karşılıyor. Kolaylıkla giriş işlemlerimiz tamamlanarak adaya ayak basıyoruz.
Rodos Liman

Rodos... Yunanistan’ın Ege tarafındaki 12 adasından en büyüğü... Şöfalyeler adası... Kale içini gezerken adeta masal dünyasında hissediyorum kendimi. Kalenin içi tarafındaki sokaklarda kaybolmak, parke taşlarda çıplak ayak yürümek, dar ve labirentimsi sokaklarında yeni köşeler keşfetmek istiyorum. Kale içi tamamen turistik. Hediyelik eşya dükkanları yan yana sıralanmış. Ne isterseniz var. Tabi euro’nın neredeyse çarpı üç olması alışveriş yaparken bizleri biraz düşündürüyor ama el işçiliğinin kalitesi ve ortaya çıkan ürünlerin zarafeti bizi alışverişten pek uzak bırakmıyor. 
Adaya gün içinde teknelerin yanı sıra yolcu ve arabalı feribotlar yanaşıyor. Akşamüzeri gün batımı o kadar güzel ki, limanın hemen içinde küçük bir kumsal var. Güneşi batırsak da koşarak bu kumluktan kendimi denize bırakıyorum. Liman içi olmasına rağmen su çok berrak...Yemek öncesi Camparilerimizi hazırlayıp teknenin burnunda güneşi batırıyoruz. Renkler harika... Bu resim sonraki günlerde nedense aklımdan hiç çıkmıyor...
Akşam yemeğinden sonra adayı bu kez gece ışıklarıyla görmek için indiğimizde gündüzden daha fazla bir kalabalıkla karşılaşıyoruz. Dünyanın neredeyse her yerinden gelen turistler omuz omuza Rodos’u keşfediyor. Biz de biraz gezdikten sonra kahve içmek için gündüzden keşfettiğimiz Socrat’s Garden’a gidiyoruz. Kapıdan girince önünüze kocaman bir bahçe açılıyor. Ağaç ve bitki çeşitliliğini sayamam. Bir masaya kurulup kahvelerimizi içiyoruz. Sonra evimize yani teknemize dönüyoruz. Ertesi sabah rotamız Symi ama maalesef yola çıkamıyoruz. Çünkü rüzgar tüm hızıyla devam ediyor. Yanımızdaki tekne şansını denemiş ama limandan çıktıktan biraz sonra geri dönmek zorunda kalmış. Kaptanımız bizi riske atmıyor ve Rodos’u daha çok gezmemizi öneriyor. Hemen hazırlanıp tekrar karaya iniyoruz. Üzeri açık gezi otobüsü ilgimizi çekiyor. Kalabalık olduğumuz için hemen binip haritamızı açıyoruz. 







İlk durağımız, Agios Stefanos tepesindeki Akropolis. Sıcağa aldırış etmeden antik şehirde gezmeye devam ediyoruz. Tapınak, spor meydanı ve anfi tiyatro titizlikle korunuyor. Kültürel gezimizi tamamladıktan sonra büyük otellerin yanyana dizildiği sahile iniyoruz. Şimdi deniz keyfiyle serinlemenin tam zamanı. Fırtına devam ettiği için açıklar koyu laciverten kıyılar tropikal bir renk almış. Şezlonglar dolu... Öğlen yemeğimizi antik merkezdeki Fotis’de yiyoruz. Deniz mahsullerinin yanısıra yediğim mürekkep balıklı risotto’nun tadı bir harika.Yemekten sonra adanın bu antik bölgesindeki sokaklarını gezmeye devam ediyoruz ve akşam üzeri teknemize geri dönüyoruz. Rüzgarın yarın düşeceğini de öğrenerek uykuya dalıyoruz.



 











26 Mayıs 2014 Pazartesi

Arşivden Bir İnci Kolye Yazısı


Onu ilk ne zaman gördüm, hatırlamıyorum ama gözlerimi üzerinden alamamıştım. Pembe bir taş ve iki yanında iki sıra uzanan inci topları olan bir kolyeydi. Yıllar önce, ben çok küçükken bir akşam babaannemde yemekteydik. Ev kalabalıktı ama kimlerdi onlar hatırlamıyorum. Yemekten önce, salonda oturmuş sohbet ediliyordu. Bir ara babaannem beni kucağına aldı. O pembe taşa artık o kadar yakındım ki, fırsat bu fırsat elim taşa gitti ve parmağımın ucunu taşın üzerinde gezdirdim. Çok beğenmiştim ve babaanneme “Kraliçe gibi olmuşsun” dedim. Bu sözüm hoşuna gitmiş ve gülmüştü bana. Derken, herkes masaya toplandı. Bütün akşam yemekler yendi, kahveler içildi. Bense dikkatimi zaman zaman başka şeylere kaydırsam da yine bir şekilde dönüp pembe ışıltılı kolyeye bakmaya devam ettim.
Üzerinden yıllar geçti. Babanannemi kaybettik... Babaannem şık giyimli, bakımlı bir kadındı. Ev kıyafeti bile özenli, kolyesi ve minik taşlı küpeleri hiç eksik olmazdı. Özel günlerde ise ipekli elbiselerini, küçük topuklu ayakkabılarını ve mücevherlerini başka bir özenle seçerdi. Ha bir de şapkaları vardı... Bazen gideceği yere göre elbisesine uygun şapkalar takardı. Babaannem çok iyi dikiş dikerdi. Ve her gün için dikilecek bir şeyleri mutlaka olurdu. Onda kaldığım günlerde beni hiç boş oturtmaz hemen elime iğne, iplik ve kumaş parçası verir, dikiş dikmeyi öğretirdi. Etamin yapmayı o yaşlarımda ondan öğrenmiştim. O dikiş işleri arasında bazen günün sonunda bana da bir gömlek veya etek çıkardı. Şimdi düşünüyorum da ondan öğrenecek çok şey vardı ama bizi biraz erken bırakmıştı...
Yıllar geçmişti dedim, bir gün aklıma o çok sevdiğim inci kolye geldi. Bir davette giyeceğim siyah elbisemi tamamlamak için biraz özel, biraz farklı bir aksesuvar arıyordum. Bu sade elbiseyi, tek bir mücevherle bambaşka kullanabilirdim. Ve bu mücevher de yıllar öncesinden çocukluk anılarımda kalan pembe kuvarz taşlı inci kolye olabilirdi. Ama kolye acaba şimdi neredeydi? Anneme sordum. Başta hatırlamakta zorlandı. Arkasından da “Sevgili halana sor” dedi. Anlaşıldığı gibi en azından o gün kolyeye ulaşmam imkansızdı.

Düşünüyorum da aile büyüklerimin eskiden sahip olduğu ve bugün çok değerlenen eşyalar nasıl bir bir heba edilmiş. Bazen anneannem , “Kumbaracı Yokuşu’ndaki evin salonunda iki markiz vardı” “E ne oldu onlara anneanne” diye sorduğumda “Bir zaman sonra verdik gitti” diye anlatır. Bunun gibi pek çok eşya, belki de biraz zorunluluktan bir şekilde sahipleri tarafından yok edilmiş. Şimdi de benim gibi meraklılara da antikacıları gezmek kalmış.
Neyse gelelim kolyeye... Çünkü kolye ile karşılaşmam hiç beklemediğim bir yerde ve şekilde oldu. Bir yaz günü, İstanbul’u bırakıp İzmir’de yaşamayı seçen halamın evindeydik. Yıllar içinde neredeyse hiç görüşmemişliğin verdiği resmiyetle sohbet ediyorduk. O akşam halam, oğlu ve gelini ile bir aile dostlarına yemeğe davetliydik.Yemek saatine yakın hazırlanıp bir bir kapıya iniyorduk. Ben neredeyse en son inenlerdendim. Hazırdım ama küpelerimi unuttuğum için geri döndüm. Küpeleri merdivenleri inerken takıyordum. Bir yandan aşağı iniyorum bir yandan da küpelerle uğraşıyorum.  Son kata geldiğimde karşımdaki kapı açıldı ve halamın gelini çıktı. Onun çıkmasıyla benim merdivenlerde durmam bir oldu. Normal olarak bana bakıyor ve gülüyordu. Ben ise gözlerimi direk boynundaki pembe taşlı inci kolyeye dikmiştim. Hatta adeta kilitlenmiştim. Yıllardır görmediğim, ara ara aklıma gelen kolye şimdi karşımdaydı. Bunu hayal etmemiştim. Kaç saniye böyle geçti bilmiyorum ama daha fazla bakmamam gerektiğini düşündüm ve yapmacık bir gülümsemeyle karşılık verdim. Nasıl içten olabilirdim ki... Hemen o da “yardım edeyim mi?” diye sordu. “Tamam taktım” dedim. Sesim biraz fazla soğuk çıkmıştı. Nasıl çıkmasındı o kolye benim olmalıydı. Hem öylesine kullanılacak bir kolye değildi. Kıyafete de hiç yakışmamıştı. Şimdi böyle bir akşam yemeğinde de çok yersizdi. Bütün gece tıpkı yıllar önce babaannemin evindeki o akşamdaki gibi kolyeye bakıp bakıp durmuştum. Belki bir gün benim olur hayali ile...


Sofistike sandalyeler



Bu minik sandalyelerin yapım tarihi çook eski. Marangoz olan dedemin yıllar önce bir okul için yaptığı 2 tane de evine getirdiği eski model okul sandalyeleri. Yıllarca anneannemin mutfağında durdu. Eskimişti. Biz de ona yeni bir hayat vermeye karar verdik. Ne de olsa manevi değeri çok fazlaydı.

Evimizin tüm oturma gruplarını kaplayan veya yenileyen Evren Mobilya’nın kapısını çaldık. Biz öyle birşey istiyorduk ki, küçük ve şık bir sandalyeye dönüşsün. Biraz dergileri karıştırdıktan sonra ne tarz olacağına karar verdik. Kumaş ise klasik motifte olmalıydı ve tabi ki de salonun ambiyansına uymalı... İşte ortaya küçük, şık ve sofistike sandalye ortaya çıktı. 


O Anda'nın satırlarında kayboldum


Tesadüfen bir tanışmaydı. Yakın arkadaşımın evinde karşılaşmış ve o günlerde henüz bitirdiği ilk kitabından bahsediyordu Melike İnci. Biz sohbetimizi ederken "O Anda'nın"  kapağı da tamamlanmış ve ekranımıza düşmüştü. Merak uyandıran bir kapaktı. Bir yandan İnci’yi dinliyor bir yandan da kucağımda duran kitap çıktısının sayfalarını karıştırıyordum. Ve birkaç gün sonra bir akşam elime alarak O Anda’yı okumaya başladım.
Yitik Ülke etiketiyle piyasaya çıkan kitapta, iki neslin ve iki ailenin birbirine geçmiş yaşam hikayelerini öğrenirken üç kadın karakterin hayata karşı duruşlarına da tanık oluyorsunuz. Kitabın ilk sayfasından itibaren okuyucuyu satırlara bağlayan İnci, karakterlerini canlandırırken nesiller arası farklılıklara da dikkat çekiyor.

Herşey gizli bir kutuyla başlar. Yasemin, bir gün eşiyle beraber yaşadığı evde daha önce varlığını bilmediği bir kutu bulur. Kutu, eşi Murat’ın evde olmadığı en yakın eski arkadaşı Selim’in varlığında açılır. İçinden çıkan mektuplar Murat’ın annesi Zübeyde Hanım’a aittir. Zübeyde Hanım’ın üniversitede tanıdığı önce Sevgili Yabancı olarak sonra da İsmet’e hitaben yazdığı mektuplardır. Zübeyde ile İsmet arasında üniversite yıllarında başlayan arkadaşlık ve zaman içinde gelişen özel bir samimiyetle devam eder. Ancak Zübeyde Hanım, hukuk fakültesi öğrencisi iken öğretim görevlisi olan Yavuz Hoca ile evlenir. Kitapta 1950’li yıllarda başlayan hikaye daha sonra iki yakın ailenin çocuklarına da tekabül ederek günümüze bağlanır.

Melike İnci, küçük yaşta yazmaya başlamış ama bu ilişkiyi nefretle başlayan bir aşka da benzetebiliriz... “Yazmaktan nefret ederdim” diyor İnci ve bu isyanın aslında başta annesi olmak üzere yakın çevresinde çok iyi yazan insanların olmasından da kaynaklandığını anlatıyor. Derken depresif olduğu bir dönemde kurguladığı bir hikayenin ardından 2008’de Kırılma Noktası’nı yazmaya başlıyor. Bu romanı yazarken O Anda’nın da bir yerde temelleri atılıyor. Ama araya bir de Zamansız adını verdiği diğer romanı da giriyor ve Melike İnci dinlenme kararı alıyor. Bu dönemi de BÜMED’deki yaratıcı yazarlık atölyesinde öyküler yazarak değerlendiriyor. Bir yandan öyküler yazarken diğer yandan da O Anda için notlar alıyor. Böylece romandaki kahramanları oluşturmak dahil üç yılın sonunda kitap bitiyor.

Karakterleri oluşturuken zorlu bir süreç geçiren Melike İnci, “Sıfırdan karakter yaratınca bazı durumlarda tepkilerinin neler olacağını kestirmek öyle kolay olmuyor. Ben olsam baştan sona her karakterden farklı tepkiler verirdim, ama onlar ben olmadığım için işim bazen çok da zor olabiliyordu. Hikâye ilerledikçe artık tanıdığım insanlarmış gibi gelmeye başladığından yazma süreci hızlı geçti” diye anlatıyor. Yazarken zorlandığı karakterin de Murat'ın diğer kadınlardan farklı olduğunu yinelediği Yasemin olduğunu söylüyor.

Piri Reis’in dümen suyunda bir başka serüven

Gülşah Çeliker’i ilk olarak Sabiha Gökçen’in belgeseli ile tanımıştım. Yıllar önceydi... Bu belgeselin yayınlanmasının ardından Yönetmen ve Yapımcı Çeliker, Donanma Komutanlığı’nın 2004 yılında düzenlediği Uluslararası Piri Reis sempozyumu ile yeni bir çalışmaya yelken açmıştı. Bu kez defterinin ilk sayfasında gerçekten yelkenleri olan, rüzgarı ve dümen suyu kuvvetli bir isim vardı. Ben de yıllar içinde dostluğumu sürdürdüğüm Çeliker’le zaman zaman bir araya gelerek maceralarını dinledim. Ve her fırsatta tutkusunu takdir ettiğimi belirttim. Bu kadar takdire şayan ne vardı? Okudukça siz de hemfikir olacaksınız... Söz konusu sempozyumdan bir yıl sonra, Amerikalı Prof. Svat Soucek’in danışmanlığında projenin ilk taslağı oluşmuştu. Sayısız sempozyum ve konferansa katılan Gülşah Çeliker, ilk birkaç yıl içinde bu konuda adından söz ettirmeye başladı.

 Ve İtalya

 Projenin başladığı ilk yılların meşakatli geçtiğini, destek bulmakta zorlandığını ve pek çok kapının yüzüne kapandığını söylemek isterim. Ama onun ‘vazgeçenler kaybedenlerdir’ felsefesiyle devam ettiğini de hatırlatırım. Tıpkı hayatını incelediği Piri Reis gibi kendisi de fırtına ve dalgalara dayanıp güçlü bir şekilde yol alması gerektiğine inanarak araştırmalarına devam etti. İşte tam da bu düsturla yol alırken 2008'in ortalarında Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan destek geldi. Böylece Çeliker, bu sayede ilk Akdeniz seyahatini gerçekleştirdi ve İtalya’ya gitti. Roma, Cenova, Venedik ve Vatikan arşivlerinde çalışmalarını sürdürürken belgeselin de ana hatları şekillenmeye başladı. O günlerde, daha sonraki yıllarını Roma’da geçireceğinden habersizdi çünkü kısa bir süre sonra Çeliker, Roma’da yaşamaya ve çalışmalarını da İtalya’ya taşımaya karar verecekti. Bu gelişmeyle ilgili, “Dilini ve istemini bilmediğim, daha önce hiç bulunmadığım ve sadece Piri Reis'in izini sürerken projenin araştırmasında zenginleşen ve önem kazanan bir ilke için son derece radikal bir karardı” diyor. Ancak bu karar, kurulan kontaklar, destekler ve yönlendirmelerle belgeselin Akdenizli boyutu için son derece önemliydi. Şubat 2010’da daha uzun kalmak ve prodüksiyonu da oradan yürütebilmek için İtalya'ya giden Gülşah Çeliker, çalışmalarına Venedik’ten başladı ve sonra da Roma’ya geçti. Deniz arşivlerinde araştırmalar ve uzmanlarla görüşmeler birbirini kovalarken bir yandan da kendisine Roma’da bir yaşam kurmaya başladı. O günlerde edindiği arkadaşlıklar bugün çok güzel dostluklara dönüştü. Çalışmalarını anlatırken onun bu mücadelesini arkadaşları şöyle bir İtalyan sözüyle özetlemişler; Chi va piano, va lontano e sano - Yavaş giden, uzun ve sağlıklı yol alır. Çeliker, yıllar içinde gelişen akademik bağlantılar ve edinilen bilgi birikimi sonucunda geçtiğimiz nisanda Roma'nın ünlü deniz kitabevi Libreria il Mare'nin İtalyan Navy Link ile Gaeta'da düzenlediği Piri Reis Sempozyumunun yapılmasına da katkıda bulundu. Böylece şimdeye kadar elde ettiği verileri ve belgeselini anlatma fırsatı yakaladı. Sempozyumun detaylarını anlatırken heyecanını sesindeki titremesinde hissediyordum; “Benim çalışmam, diğer katılımcıların aksine daha renkli ve yaşayan bir çalışma olduğu için çok ilgi çekti. Hatta sonunda, Sei un pozzo di scienza -sen bir bilim kuyusu olmuşsun- dediler. Davetliler arasındaki Amerikalı hocam ve Türk Deniz Kuvvetleri’nden tarihçi Albay'ın da tebriklerini almak, Piri Reis'in Colombo Turco (Türk Kolomb) olarak nitelendiği topraklarda onu hakkıyla anlatabilmek benim için özel bir tecrübe oldu.” Hatta bu sempozyum sonrasında yelkenli gemi Signora Del Vento'da (Rüzgar'ın Kızı) yapılan özel bir toplantıya da davet edildi. Şu sıralar ise İtalya, İspanya ve Portekiz gibi Akdeniz ülkelerindeki röportaj ve araştırmalar devam ederken bir yandan da 30 Nisan’da Bahçeşehir Üniversitesi’nde yapılacak Piri Reis ve Colomb Konferansının düzenlenmesine de vesile oluyor.
Uzun metraj film

Yıllardır süre gelen araştırmalar ve elde edilen bilgi ve birikimleri şimdi artık tek bir belgeselde kullanmak yerine kurgu senaryosunu kendi yazdığı uzun metraj bir filme dönüştürecek. Böylece Piri Reis Dünya Haritacısı Belgesli daha geniş kitlelere ulaşacak. Belgeselin tamamlanması için sponsorluk arayışları da bir yandan devam ederken Çeliker, “Bu proje, fikrin doğuşundan gelişimine, araştırmasından prodüksiyonuna kendisi için tam anlamıyla maceralı bir seyahat oldu. Öyle ki, bu belgeselin sonunda, seyahatlerimden biriken anılarımı anlatacağım bir anı/seyahat kitabı yazmam da kaçınılmaz olacak. Hatta biriken anılarım ve not aldığım hikayelerden bir film senaryosu da yazdım ve uluslararsı çapta görüşmelerim devam ediyor” diyor.

En başta da söylediğim gibi bu bir serüven ve hala devam ediyor...