26 Mayıs 2014 Pazartesi

Arşivden Bir İnci Kolye Yazısı


Onu ilk ne zaman gördüm, hatırlamıyorum ama gözlerimi üzerinden alamamıştım. Pembe bir taş ve iki yanında iki sıra uzanan inci topları olan bir kolyeydi. Yıllar önce, ben çok küçükken bir akşam babaannemde yemekteydik. Ev kalabalıktı ama kimlerdi onlar hatırlamıyorum. Yemekten önce, salonda oturmuş sohbet ediliyordu. Bir ara babaannem beni kucağına aldı. O pembe taşa artık o kadar yakındım ki, fırsat bu fırsat elim taşa gitti ve parmağımın ucunu taşın üzerinde gezdirdim. Çok beğenmiştim ve babaanneme “Kraliçe gibi olmuşsun” dedim. Bu sözüm hoşuna gitmiş ve gülmüştü bana. Derken, herkes masaya toplandı. Bütün akşam yemekler yendi, kahveler içildi. Bense dikkatimi zaman zaman başka şeylere kaydırsam da yine bir şekilde dönüp pembe ışıltılı kolyeye bakmaya devam ettim.
Üzerinden yıllar geçti. Babanannemi kaybettik... Babaannem şık giyimli, bakımlı bir kadındı. Ev kıyafeti bile özenli, kolyesi ve minik taşlı küpeleri hiç eksik olmazdı. Özel günlerde ise ipekli elbiselerini, küçük topuklu ayakkabılarını ve mücevherlerini başka bir özenle seçerdi. Ha bir de şapkaları vardı... Bazen gideceği yere göre elbisesine uygun şapkalar takardı. Babaannem çok iyi dikiş dikerdi. Ve her gün için dikilecek bir şeyleri mutlaka olurdu. Onda kaldığım günlerde beni hiç boş oturtmaz hemen elime iğne, iplik ve kumaş parçası verir, dikiş dikmeyi öğretirdi. Etamin yapmayı o yaşlarımda ondan öğrenmiştim. O dikiş işleri arasında bazen günün sonunda bana da bir gömlek veya etek çıkardı. Şimdi düşünüyorum da ondan öğrenecek çok şey vardı ama bizi biraz erken bırakmıştı...
Yıllar geçmişti dedim, bir gün aklıma o çok sevdiğim inci kolye geldi. Bir davette giyeceğim siyah elbisemi tamamlamak için biraz özel, biraz farklı bir aksesuvar arıyordum. Bu sade elbiseyi, tek bir mücevherle bambaşka kullanabilirdim. Ve bu mücevher de yıllar öncesinden çocukluk anılarımda kalan pembe kuvarz taşlı inci kolye olabilirdi. Ama kolye acaba şimdi neredeydi? Anneme sordum. Başta hatırlamakta zorlandı. Arkasından da “Sevgili halana sor” dedi. Anlaşıldığı gibi en azından o gün kolyeye ulaşmam imkansızdı.

Düşünüyorum da aile büyüklerimin eskiden sahip olduğu ve bugün çok değerlenen eşyalar nasıl bir bir heba edilmiş. Bazen anneannem , “Kumbaracı Yokuşu’ndaki evin salonunda iki markiz vardı” “E ne oldu onlara anneanne” diye sorduğumda “Bir zaman sonra verdik gitti” diye anlatır. Bunun gibi pek çok eşya, belki de biraz zorunluluktan bir şekilde sahipleri tarafından yok edilmiş. Şimdi de benim gibi meraklılara da antikacıları gezmek kalmış.
Neyse gelelim kolyeye... Çünkü kolye ile karşılaşmam hiç beklemediğim bir yerde ve şekilde oldu. Bir yaz günü, İstanbul’u bırakıp İzmir’de yaşamayı seçen halamın evindeydik. Yıllar içinde neredeyse hiç görüşmemişliğin verdiği resmiyetle sohbet ediyorduk. O akşam halam, oğlu ve gelini ile bir aile dostlarına yemeğe davetliydik.Yemek saatine yakın hazırlanıp bir bir kapıya iniyorduk. Ben neredeyse en son inenlerdendim. Hazırdım ama küpelerimi unuttuğum için geri döndüm. Küpeleri merdivenleri inerken takıyordum. Bir yandan aşağı iniyorum bir yandan da küpelerle uğraşıyorum.  Son kata geldiğimde karşımdaki kapı açıldı ve halamın gelini çıktı. Onun çıkmasıyla benim merdivenlerde durmam bir oldu. Normal olarak bana bakıyor ve gülüyordu. Ben ise gözlerimi direk boynundaki pembe taşlı inci kolyeye dikmiştim. Hatta adeta kilitlenmiştim. Yıllardır görmediğim, ara ara aklıma gelen kolye şimdi karşımdaydı. Bunu hayal etmemiştim. Kaç saniye böyle geçti bilmiyorum ama daha fazla bakmamam gerektiğini düşündüm ve yapmacık bir gülümsemeyle karşılık verdim. Nasıl içten olabilirdim ki... Hemen o da “yardım edeyim mi?” diye sordu. “Tamam taktım” dedim. Sesim biraz fazla soğuk çıkmıştı. Nasıl çıkmasındı o kolye benim olmalıydı. Hem öylesine kullanılacak bir kolye değildi. Kıyafete de hiç yakışmamıştı. Şimdi böyle bir akşam yemeğinde de çok yersizdi. Bütün gece tıpkı yıllar önce babaannemin evindeki o akşamdaki gibi kolyeye bakıp bakıp durmuştum. Belki bir gün benim olur hayali ile...


Hiç yorum yok: