3 Eylül 2014 Çarşamba

Bir Mavi Yolculuk


     




16 Ağustos sabahı kamaramda uyandığımda dışarda nasıl bir manzara beni bekliyor az çok tahmin etmeye çalışsam da daha fazla yatakta durmadan kendimi güverteye attım. Kaptanın uzattığı bir fincan kahve ile heyecanla çevremi izlemeye başladım. Bozburun sessiz, sakin ve huzurlu bir şekilde güne başlamıştı. Dağın arkasından yükselen güneş, henüz tam olarak bu özel Ege kasabasını hakimiyeti altına almamıştı. Rüzgarsız denizin üzerinde evlerin, ağaçların, karşıki boz dağların yansımlarını izledim. Erken uyananları, kahvesini içenleri, gazetesini okuyanları, yürüyüş yapanları, bisiklete binenleri izledim...
İşte bu an, içimi kemiren bütün o düşüncelerden çok uzaklarda huzurla doluydum. Sizi bilmem ama beni deniz, su, hatta bir su birikintisi bile mutlu etmeye, rahatlatmaya yeter.
Karada yaptığımız son kahvaltıdan sonra biraz Bozburun’u dolaşıp tekneye döndük. Grubumuzdaki son arkadaşlarımızın da gelmesiyle halatları çözüp demir aldık. İşte aylardır beklediğimiz mavi yolculuğumuz başlamıştı. Bizi hangi koylar ağırlayacak, hangi denizler koynuna alacaktı?

Teknemiz Oğuzhan

35 metrelik 250 beygir gücündeki motoruyla gulet tipi teknemiz, geçen kış iskeleti oturtularak iç dekorasyonunun ardından yaz başında denize indirildi. Bir yandan yola çıkmanın heyecanını yaşarken diğer yandan da her türlü detayın yer aldığı kamaramıza yerleşmeye başladık. Lombozdan dışarı bakmak, suyun sesini yakından duymak ne kadar da güzeldi.
Çanak Günbatımı

İlk durağımız Çanak Koyu oldu. Kayalar ve makilerle çevrili bu koy Ege’nin kendine has doğal yapısını yansıtırken denizin berraklığı göz alıcıydı. Tam bir deniz tatili olduğu için mayolarımızı bir hafta üzerimizden çıkartmamaya yeminli, denizin tuzunu hücrelerimize kadar hissetmeye kararlı bir şekilde denize atladık. Çocuklar gibi şendik. Gülüşmelerimiz kayalara çarparken sessizliğin de tadını çıkartıyorduk.
Ege’nin dik dağları sebebiyle güneşi biraz erken dağların ardına yolluyorsunuz. Güneş çekilince geride bıraktığı ışık oyunları ise akşam üzerlerine ayrı bir keyif katıyor. Önce beş çayımızı ardından da yemek öncesi aperatifimizi almayı hiç ihmal etmiyoruz. İlk akşam yemeğimizi Çanak koyunda, dalga sesleri ve doğanın sessizliği içinde yedik. Gecemizi aydınlatan ise üzerimizdeki milyarlarca yıldız ve rüyalarımız oldu.
Sabah olmuştu. Teknede öyle uzun saatler uyumak yok. Sabahın ilk ışıklarıyla ırgatın sesini duyuyorum. Demir alıyoruz. Hemen hazırlanıp dışarı çıkıyorum. Bu kez rotamız, Datça Limanı. Burada yurtdışı çıkış işlemlerimizi yaparak Rodos’a doğru dümen kıracağız. Datça’da işlemlerin tamamlanmasını beklerken yan tekne ve sakinlerini de birbir inceliyoruz. Fransız, İtalyan, Alman, Avustralyalı... Kısacası dünya burda, denizlerimizde yol alıyor. Nihayet uluslararası kara sulara girmemiz onaylandıktan sonra kaptanımız küçük bir sürpriz yaparak direk Rodos yerine bizi hem denize girebileceğimiz hem de öğlen yemeğimizi yiyeceğimiz bir koya götürüyor. Burası Loryma, yani Bozukkale. Bozburun Yarımadası’nın güneyindeki Bozukkale, Rodos’un da tam karşısında. Koyun girişinden itibaren yüzyıllar öncesi inşaa edilen bugün bir kısmı ayakta kalabilmiş kalenin görüntüsü itibari ile bu ismi aldığını öğreniyoruz. Yüzyıllar öncesinin deniz savaşlarında önemli bir liman olduğu düşünülen Loryma, bugün de yatların demirlediği özel bir koy.
Loryma - Bozukkale

Bugün rüzgar kendini hissettiriyor. Yüzeyden farkettiğimiz akıntıyı yüzerken daha iyi hissediyoruz. Deniz keyfi bittikten sonra aşçımız tarafından hazırlanan yemeğimizi yiyoruz. Bu arada yeri gelmişken söylemekte fayda var; Bir hafta boyunca sabah, öğlen ve akşam öğünlerimizi en lezzetli yemeklerle geçirdik. Beş çaylarımızı ise yeri geldiğinde anlatacağım.
Artık Rodos’a dümen kırmaya hazırız ama bizi nasıl bir deniz beklediği konusunda bihaber... Ana karadan uzaklaştıkça hızla esen rüzgarı, laciverti beyaz köpükleriyle şenlendiren dalgaları izliyoruz. Loryma’dan çıkarken bir kayalık bölgeden geçiyoruz. Kaptanımız buranın adının Alabı olduğunu söylüyor ve hikayesini şöyle anlatıyor; “Eskiden burada bir adam yaşarmış. Balıkçılar ve bilen tekneciler buradan geçerken ekmek atarmış ki, adam bu ekmeklerle karnını doyursun.” Hikaye mi, efsane mi bilinmez ama biz de geçerken ekmeğimizi atıp yola devam ediyoruz.

Açık denize ulaştıkça dalgaların hırçınlığı daha da artıyor. Şen şakrak sohbet ederken sessizliğe bürünüp doğanın bu gücü karşısında sükunete bürünüyoruz. Çünkü kocaman guletimiz sağdan ve soldan aldığı dalgalarla adeta hoyrat bir dansa tutuşmuş durumda. Dalgaların geliş yönüne göre dirise ederek yol alıyoruz. Henüz ada karşımızda silik bir siluet... Dalgalarla yükselip alçalmamız ve her yükseliş ve alçalışta kalbimizin de heyecanlanması bir oluyor. Tamam itiraf ediyorum, yolculuğa çıkmadan önce bendeniz ‘denizi hissedelim, gölde gider gibi gitmeyelim’ demiştim... Ama bu ilk günden biraz fazla geldi... Dalgalarla iki buçuk saat süren boğuşmamızın ardından gözlerimiz adayı ve binalarını seçmeye başlıyor. Dalgalar ada sahiline de aynı hızla çarpıyor. Rodos’un görkemli bir limanı var. Bir rivayete göre gemiler Rodos heykeli yani Kolossos’un bacakları arasından limana girermiş. Depremde yıkılan heykel bugün yok ama Rodos kalesi tüm heybetiyle bizi karşılıyor. Teknemizi bağlarken gümrük görevlileri bizi karşılıyor. Kolaylıkla giriş işlemlerimiz tamamlanarak adaya ayak basıyoruz.
Rodos Liman

Rodos... Yunanistan’ın Ege tarafındaki 12 adasından en büyüğü... Şöfalyeler adası... Kale içini gezerken adeta masal dünyasında hissediyorum kendimi. Kalenin içi tarafındaki sokaklarda kaybolmak, parke taşlarda çıplak ayak yürümek, dar ve labirentimsi sokaklarında yeni köşeler keşfetmek istiyorum. Kale içi tamamen turistik. Hediyelik eşya dükkanları yan yana sıralanmış. Ne isterseniz var. Tabi euro’nın neredeyse çarpı üç olması alışveriş yaparken bizleri biraz düşündürüyor ama el işçiliğinin kalitesi ve ortaya çıkan ürünlerin zarafeti bizi alışverişten pek uzak bırakmıyor. 
Adaya gün içinde teknelerin yanı sıra yolcu ve arabalı feribotlar yanaşıyor. Akşamüzeri gün batımı o kadar güzel ki, limanın hemen içinde küçük bir kumsal var. Güneşi batırsak da koşarak bu kumluktan kendimi denize bırakıyorum. Liman içi olmasına rağmen su çok berrak...Yemek öncesi Camparilerimizi hazırlayıp teknenin burnunda güneşi batırıyoruz. Renkler harika... Bu resim sonraki günlerde nedense aklımdan hiç çıkmıyor...
Akşam yemeğinden sonra adayı bu kez gece ışıklarıyla görmek için indiğimizde gündüzden daha fazla bir kalabalıkla karşılaşıyoruz. Dünyanın neredeyse her yerinden gelen turistler omuz omuza Rodos’u keşfediyor. Biz de biraz gezdikten sonra kahve içmek için gündüzden keşfettiğimiz Socrat’s Garden’a gidiyoruz. Kapıdan girince önünüze kocaman bir bahçe açılıyor. Ağaç ve bitki çeşitliliğini sayamam. Bir masaya kurulup kahvelerimizi içiyoruz. Sonra evimize yani teknemize dönüyoruz. Ertesi sabah rotamız Symi ama maalesef yola çıkamıyoruz. Çünkü rüzgar tüm hızıyla devam ediyor. Yanımızdaki tekne şansını denemiş ama limandan çıktıktan biraz sonra geri dönmek zorunda kalmış. Kaptanımız bizi riske atmıyor ve Rodos’u daha çok gezmemizi öneriyor. Hemen hazırlanıp tekrar karaya iniyoruz. Üzeri açık gezi otobüsü ilgimizi çekiyor. Kalabalık olduğumuz için hemen binip haritamızı açıyoruz. 







İlk durağımız, Agios Stefanos tepesindeki Akropolis. Sıcağa aldırış etmeden antik şehirde gezmeye devam ediyoruz. Tapınak, spor meydanı ve anfi tiyatro titizlikle korunuyor. Kültürel gezimizi tamamladıktan sonra büyük otellerin yanyana dizildiği sahile iniyoruz. Şimdi deniz keyfiyle serinlemenin tam zamanı. Fırtına devam ettiği için açıklar koyu laciverten kıyılar tropikal bir renk almış. Şezlonglar dolu... Öğlen yemeğimizi antik merkezdeki Fotis’de yiyoruz. Deniz mahsullerinin yanısıra yediğim mürekkep balıklı risotto’nun tadı bir harika.Yemekten sonra adanın bu antik bölgesindeki sokaklarını gezmeye devam ediyoruz ve akşam üzeri teknemize geri dönüyoruz. Rüzgarın yarın düşeceğini de öğrenerek uykuya dalıyoruz.



 











1 yorum:

diver dedi ki...

Sevgili Dalida,

Blogunuzu ilgiyle izliyorum, rüzgar durmadı galiba yolculuk devam etmemiş.