30 Aralık 2015 Çarşamba

Mutlu Yıllar!

Yeni yıl kapıda. İçeri girdi girecek. Heyecanla bekliyoruz kendisini. Bize neler getirecek merak içindeyiz. Dileklerimiz var Yeni Yıl'a dair... Yapacaklarımız ve verdiğimiz kararlar... Bu listeleri çok abartmayın derim. Hayat bu, belli mi olur. Bir anda bambaşka bir yola saparsınız... E sapın da tabi. Göreceksiniz anın getirdikleri, sizin için en uygunu olacak. Durumunu beğenmeyenlere de 'seçimi siz yapmıştınız' diyeceğim. O nedenle ne dilediğinize her zaman dikkat edin. Çünkü gün gelir gerçekleşebilir. 

Dünyada ve ülkemizde hayat bir hayli karışık. Siz de evinizde ve çevrenizde sakin, huzurlu ve keyifli bir yaşam oluşturun. Sizi dinleyen, fikrini dile getirirken sizi önemseyen, sizi gerçekten seven ve huzur veren insanlarla görüşün. Siz de karşınızdakine aynı şekilde yaklaşın. Mutsuzluk getirecek kapıları açmayın bile. Bunu hissedersiniz zaten... 

Yapmak istedikleriniz, hayalinizde olan, üzerinde düşünüp düşünüp durduğunuz o her ne ise yapın artık. Ben yapmaya başladım bile...

Sevdiğinize sarılın, sevdiğinizi söyleyin, zaman ayırın, durum ne olursa olsun. Çünkü günün sonunda işte o sevdiğiniz yanınızda olacaktır. 

Aşk emek istermiş, ama hissediyorsanız emek verin. Karşılığını alacaksınız. Ben aldım ;)

Bereketinizi arttırın. Nasıl mı? Onu ben de çözemedim henüz. Çözüm önerisi varsa, merakla dinlerim:)

Bol bol seyahat edin. Başka şehirlerin sokaklarında yürümek güzeldir. Değişik lezzetler tatmayı unutmayın. Hayatınıza da lezzet gelir. Mesela Roma'da yediğiniz o muhteşem makarnayı veya Kyoto'da denediğiniz onigiri ve gyudon'u gelin evinizde yapmayı deneyin. Bakın o seyahat o vakit daha da değerlenecektir.                                                                                                                                                                                     
Yani huzurlu, mutlu, bereketli, aşk dolu, keyifli ve lezzetli bir yıl geçirmenizi dilerim.

Bizi mutlu edenleri unutmamak için #Lily&the Snowman videosu çok hoşuma gitti :)




15 Aralık 2015 Salı

İskandinav sıcaklığındaki evler

Başlığa bakıp, ‘İskandinavya’da nasıl bir sıcaklık olabilir’ demeyin. Çünkü bu soğuk ülkelerin yaşam alanları, bir o kadar sıcak ve samimi...
Dekorasyon guruları, her yıl dekorasyon trendlerini peşpeşe sıralasa da kimi zaman coğrafi koşulların şekillendirdiği dekorasyon anlayışları bu trendlerin önüne geçebiliyor ve hatta başlı başına uzun soluklu bir trend haline dönüşebiliyor.
Klasik dekorasyon anlayışlarını tanımlarken Fransız ve İngiliz stilinden örnekler verebiliriz. İnsanın içini ısıtan Akdeniz güneşinin parladığı Yunan adaları, İtalya ve Fas kıyılarında hakim olan dekorasyon detayları yada geçmişten günümüze ilham veren barok dokunuşlar, modern ortamlar yaratırken provans ve country stili aslında ülkelerin dolayısıyla kültürlerin yaşam alanlarımıza birer yansımasıdır.
Danimarka, Norveç, İsveç ve Finlandiya’yı kapsayan İskandinavya, kendine has yaşam kültürü ile dikkat çeker. Bu ülkelerin kendine özgü farklılıkları, dekorasyon stiline de fazlaca yansımıştır. Soğuk ve güneşsiz geçen uzun kış günlerine rağmen ev ve ofislerin iç dekorasyonları hem fonksiyonel hem de rafine bir anlayışa sahiptir.
İskandinav stilinde öne çıkan renk, beyazdır. Bazı Akdeniz ülkeleri gibi kuzey Avrupa ülkeleri de çoğu kez beyaz bir fon üzerinde dekorasyon yapmayı tercih eder. Beyaz, ortama aydınlık ve ferahlık katarken siyah, gri, krem, bej ve kahve tonları ile de güçlü görsel bir etki yaratılabilir. İskandiav dekorasyonunda bir diğer tamamlayıcı unsur ise ahşap detaylardır. Beyaz duvarlar ahşap parkelerle sıcak bir zemin oluştururken kimi zaman ağacın kendi rengini kimi zaman da patine edilmiş (eskitilmiş) halini kullanmak mekana hareket katabilir.
Tarzı Uygularken
Rahat oturma imkanı sunan büyük kanepeler, uygun bir aydınlatma ile tamamlanmış bir okuma veya keyif köşesi, gösterişli avizeler, renkli yastıklar kullanarak İskandinav tarzını kendi yaşam alanlarımıza taşımak mümkün. Halı seçimini ise ağırlıklı olarak küçük postlardan veya bol tüylü halılardan yana yapabilirsiniz. Ortama biraz daha sıcaklık katmak için koltuk ve sandalyelerin üzerine el yapımı yün veya peluş battaniye veya mini postlar konulabilir. İskandinav dekorasyon stilinin bir başka önemli aksesuarı ise endüstriyel hatlı aydınlatmalardır... Doğal ışığın en etkili şekilde kullanılması kuzey bölgelere özgü önemli bir özelliktir. Ortamın ışığını doğru bir şekilde sağlamak için aynalar da rahatlıkla kullanılabilir.

Dekorasyonda spesyal bir dokunuş, Fransız stili

Giyimlerinden yaşam stillerine kadar sofistike bir tarza sahip olan Fransızlar, dünyanın en şık insanları olarak tanınırlar. Modanın kalbi olan Paris sokakları, şık ve bir o kadar da basit kıyafetlerle çabasız şıklığın en iyi örneklerini barındırır. Giyim tarzları gibi saç ve makyajları da sade ve şıktır. Fransız mutfağı ise dünya mutfakları arasında önemli bir yere sahiptir. Özellikle sanat eseri görünümündeki tatlıları ve özenle yapılan sunumları ile lezzet severlerin başını döndürür. Yaşama şık detaylarla dokunmayı bilen romantik Fransızlar’ın yaşam alanları da bir o kadar özeldir... Fransız ev dekorasyon ve mobilya tasarımlarının zarafeti, inceliği ve lüks özellikleri dünyaca ünlüdür.


Fransız dekorasyonunda saray tarihinin önemini gözardı etmemek gerekir. 1715-1774 yılları arasında XV Louis döneminden itibaren standartlaşan ve de gelenekselleşen Fransız mobilya tasarımları, Versay Sarayı’ndaki o şaşaanın devamını sağlamıştır. Böylece günümüzde, klasik ve vintage dokunuşları bir arada görmek mümkündür.
Fransız dekorasyonunda rustik mobilyalar önemlidir. Yeni ya da röprodüksiyon rustik mobilyaları kullanabilirsiniz. Bunun için el işçiliği iyi olan rustik bir parça tercih etmek gerekir. Bu stilde dekore edilmiş bir mekanda, mutfak eşyalarınızı veya giysilerinizi yerleştireceğiniz büyük bir dolap olmadan düşünülemez. Dolapların cam kapaklı ve çekmeceli seçenekleri bulundukları alana sıcak bir görünüm kazandırır. Bu tarz evlerde dekorasyonun en önemli parçası büyük ve geniş bir yemek masasıdır. Yemek masanız ister kare olsun ister yuvarlak, parlak cila olmamasına dikkat edin. Sandalyelerde ise çoğunlukla deri arkalıklı olanlar tercih edin.



Klasik Fransız dekorasyonunu tamamlayan bir diğer stil olan country tarzını da unutmamak gerekir. Güney Fransa yani Provance bölgesindeki evlerden ilham alınan bu dekorasyon tarzı, eskitme beyaz ve pastel tonlarındaki ahşap mobilyalar, çiçekli, desenli tekstiller, beyaz ağırlıklı bir tema üzerine pastel lila, pembe ve mavi gibi renkler, mumlar ve loş aydınlatmalarla şekillendirilebilir. Vintage ve doğal bir etkiye sahip Fransız country tarzı mobilyalar beyaz, krem, açık gri gibi renklerde boyalı veya bu bölgede yetişen ahşapların doğal tekstüründe hafif eskitilmiş görünümlüdür. Mobilyalarda mavi, lavanta rengi, yeşil, sarı gibi renklerde kumaşlar tercih edilir. Desen seçimleri ise pötikare, çiçekli ve çizgili desenlerdir. Rahat, sıcak ve davetkar olan bu dekorasyonda metal aksesuar, taze çiçekler, danteller ve rengarenk çanaklar rahatlıkla bir araya gelir. 





3 Ekim 2015 Cumartesi

Hüzünlü ve bir o kadar da özel bir ada; Gökçeada

Eylülün son günleriydi İmroz'a geldiğimizde. Adaya yaklaştıkça heybetli dağların, yarı bellerine kadar bulutlara teslim olmuş duruşlarını izliyoruz. Yaşananlara rağmen adayı korumaya devam eden güçlü ama yorgun bir duruş.

Gökçeada'ya ilk gidişim, detaylarını çok az hatırlayabildiğim yaşlarda, 80'li yılların başına dayanır. Adanın arkasındaki Kale Köy'ün deniz kenarında, sırtını dağa yaslamış, duvarları oldukça kalın, yüksek ve küçük pencereli tek katlı bir evde kalmıştık. Adayı genel olarak merak ediyordum ancak ne var ki, 28 gün yaşadığımız o evi daha çok merak ediyordum. Çocuk zihnimde kalan bir başka fotoğraf ise bir-iki katlı taş evlerin bulunduğu köylerdi. Annem, "Kale Köy, Tepe Köy" diye hatırlatıyor. Bu köylerdeki evlerde kimsecikler yoktu. Kapıları kilitliydi ama sanki biraz sonra sahipleri çıkıp gelecek gibiydi. Yıllar öncesinden hafızamızda kalanlarla yeni göreceklerimiz hakkında konuşurken adanın merkezinde ilk kahvaltımızı yaptık.

Adanın merkezine ne yazık ki çarpık bir yapılaşma hakimdi. Düzen olmayınca da özellikle tatil dönemleri kalabalıklaşan nüfusla beraber trafik yoğunlaşıyordu. Düzen beklentimin yersizliğini hatırlatabilirsiniz. Haklısınız... Ancak Ege'nin diğer adalarını gördükçe beklentiler de değişiyor. Ne yazık ki, ülkenin pekçok yeri gibi burayı da göz ardı çoktan etmişiz. Çirkin ve yüksek katlı binalar hemen kondurulmuş. Tesislerin ve hizmetin vasatlığı kaldığımız dört gün boyunca bizi şaşırttı. Bekletimiz lüksten ziyade keyifli, lezzetli, ada salaşlığını barındıran ortamlar, yüzü gülen insanlardı...

Zeytinli'den başladık. Burası adanın en popüler noktası. Öyle ki, birkaç kahve dükkanı -cafe demek istemedim, mevcut. Yine eskiye dönersem; Yokuşun sağındaki kahvede oturduğumuzu hatırlıyorum, Bu kez biraz yukarıdaki Madamın Kahvesine gittik. Selanik'te yaşayan Sula'nın hazırladığı gerçek lezzetteki kahveyi adada kaldığımız dört gün boyunca gidip içtik. Ve tabi yanında sakızlı muhallebi ile...

Bir sonraki durağımız Tepe Köy'dü. Köye geldiğimizde, yağmur bulutları üzerimizden hızla geçmeye devam ediyordu. Ara ara çiseleyen yağmurla bu sessiz köyün sokaklarında dolaşmaya başladık. Evlerin hemen hepsi yıkılmış, adeta silueti kalmıştı. Bir an yıkık duvarları arasında kalakaldım, burada nasıl bir hüzün yaşanmıştı ki, yıllar sonra bile en derin şekilde içinizde hissedebiliyorsunuz. Nasıl bir yaşanmışlık ki, bugün bile o sessizliğin içindeki gözyaşlarını, çığlıkları duyabiliyorsunuz. Bütün bunları düşünürken birkaç yaşlı erkeğin kahve ortamı gibi bir yerde oturduğunu, kağıt oynadığını gördüm. Bizi görünce sessizleştiler, ürkek bakışlarla izlediler. Selam vererek geçtik. Köyün çamaşırhanesini görmek istiyorduk. Demir parmaklıklı bir kapı vardı. İçeri girdik. Kocaman bir salondu burası. Sol tarafta yan yana taş kurnaların kenarı aşınmıştı. Yer yer biriken çöpler, genel görünümü daha da ürkütüyordu. Buradan çıkıp biraz önce geçtiğimiz sokaktan geri yürüdük. Bir evin kapısının önünden geçerken içeride iki kadın oturmuş, Rumca sohbet ediyordu. Selam verdik ve derken sohbet başladı. Karşımdaki iki yaşlı kadın, bu adada doğmuş, burada okula gitmiş, ilk gençlik günlerini burada yaşamış ama hemen sonra gitmek zorunda kalmışlardı. Biri, ki bugün 70 yaşına gelmiş, babasından kalma bu eve her sene gelir, kalır çocukluğundan, köklerinden anılarını tekrar tekrar içinde yaşadığını anlatıyor. Anlatırken gözleri doluyor bense gözyaşlarıma hakim olamıyorum... Tepe Köy'den ayrıldığımızda karanlık çökmüş zaten sessiz olan köy, karanlıkla beraber adeta yok olmuştu.




Ertesi gün Dere Köye gidiyoruz. Buraya da diğer köylerde gördüğüm aynı manzaralar hakim, terk edilen, yıkılmış evler...

Gökçeada'nın hüzünlü yüzü kadar doğal güzellikleri ve adanın geleceği için çabalayan ada halkını da gözardı etmemek gerekir. Adada gezerken doğada özgürce dolaşan koyun ve keçileri gördüğünüzde şaşırmayın. Bu keçiler, adanın gerçek yerlileri diyebiliriz. Bu manzarayı görünce aylar önce Kyoto - Nara'daki geyikler aklıma geldi. Yüzlerce geyik sokaklarda gönüllerince dolaşıyor huzurla yaşıyorlardı... Dönelim Gökçeada'ya, 80'li yıllarda adaya et sokmak ve çıkartmak yasaktı. Bugün ise durum farklı. Bu yönü ile ada değerlendirilebilir diye düşünüyorum. Et ve süt üretimi yapılarak en azından ülkenin batı kesimine destek olunabilir. Zeytinliklerden zeytin, zeytin yağı, sabun ve paralel sektörlere yönelik üretimler yapılabilir. Evet bu yönde birkaç yerel örnekler var ancak yeterli değil maalesef...

Birkaç günlük Gökçeada turumuzun sonuna geldik. Uzun bir arabalı vapuru kuyruğunda yaklaşık 8 saat bekleyerek vapura binip, adadan ayrılıyoruz. Yeri gelmişken ada halkının bağlı oldukları belediyeden vapur seferleri konusunda düzenleme yapmasını bekliyorlar. Ne diyelim umarım sorunlar kısa zamanda çözüm bulur.

Kale Köy'de kaldığımız ev mi? Evi bulduk... çevresinde uzanan evler arasında sıkışıp kalmış. Kendisine biçilen oldukça yüksek bir fiyata satılmayı bekliyor. Önündeki deniz ise çoktan doldurulmuş.

1 Eylül 2015 Salı

İki şehrin hikayesi

Doğduğu İstanbul ile ilk gençlik yıllarından hemen sonra yaşamını sürdürdüğü Roma'nın dünya tarih sahnesindeki özellikli konumlarını hikayesel bir dille tuvale yansıtan ressam Timur Kerim İncedayı, "Tarihin İzinden İki Kent; İstanbul ve Roma" isimli resim sergisi ile bir kez daha İstanbul'daki sanatseverlerle buluştu. Beylerbeyi Sarayı, Tünel Sanat Merkezi'nde açılan sergide medeniyetlerin merkezi olan iki önemli şehri, simgeleri ve tarihsel hikayeleri ile biraraya getiriyor.

İncedayı'nın eserlerini incelerken "Metropolismo" akımını bilmek gerekir. Medyadan alınmış biçimsel imgelerin resimsel dille anlatılması olarak yorumlanan bu akımı İtalyan Nico Paladini, İspanyol Antonio Sciacc ve Uruguaylı Carlos Grippo ile 1992 yılında başlatan İncedayı, eserlerini bu yönde kompoze ederken sanatçının son sergisinde bu akımın izlerine rastlamak mümkün. 

Çalışmalarına İtalya'daki atölyesinde devam eden Ressam İncedayı, birçok ulusal ve uluslararası ödüle layık görüldü.





İlk olarak sene başında Roma'daki çağdaş sanat müzesi Macro'da sergilenen eserler, şimdi de Beylerbeyi Sarayı Tünel Sergi Alanında gerçekleşen sergi, 10 Eylül'e kadar devam edecek. 


15 Ağustos 2015 Cumartesi

Konserve balığın Gelibolu'daki adresleri

Balık konserveciliğinin merkezi Gelibolu'da bugün iki tarihi dükkan bulunuyor; biri 87 yıllık Alaeddin, diğeri ise 54 yıllık Yakşi. İkisi de mütevazı dükkanlarında satış yapmaya devam ediyor. Müdavim müşterileri olsa da onlar değişen dünyada ayakta durmaya çalışan köklü iki marka...

Gelibolu'nun hemen girişindeki Yakşi'nin tabelasında kuruluş tarihi olarak "1960" yazıyor. Markanın kurucusu 92 yaşındaki Ali Yakşi, müşterilerini karşılamaya devam ediyor. 2007 yılında kendisiyle yaptığım röportajı anımsıyorum. Bana "Çocuğum" diye hitap ederek söze başlamış ve hikayesini şu cümlelerle anlatmıştı; "Babam kayıkçıydı, ben oldum konservacı. Balığın dışında ilk yıllarda sebze konservesi de yapardık. Eskiden sera olmadığı için insanlar konserve sebze alıyordu. Seralar yapılınca konserveye ihtiyaç kalmadı. Şimdi sadece fasulye ve barbunya pilaki konservemiz var." 

Ali Yakşi aslen Gelibolulu. Ancak o da İstanbul'un sihrine kapılanlardan. 1940'ta geldiği İstanbul'da on yıl kalmış. Bu süre zarfında da Galatalı bir eş bularak Gelibolu'ya geri dönmüş. "Zaman içinde makineleri alıp bir kıyıya bağladım. Kimseden beş kuruş fayda görmedim ve bu hale getirdim" diyor. Satışların eskiye nazaran düşük olduğunu anlatıyor. "Enflasyon düştü deniyor ama tam tersi insanlar harcamalarını kıstı. Artık mecbur olmadığı şeyi yemiyor. Düne nazaran bugün Türk milleti konserveyi de az tercih ediyor" diyor.


Yakşi'de balık çeşitlerinin yanısıra balık yumurtası, havyar ve karides sote de var. Yakşi'nin en eski markası ise meşhur Güzel Kız ve Yakşi Kız.




Üçüncü kuşak 
Gelibolu'nun ikinci konserve markası, kuruluş tarihi 1928 olan Alaeddin. Bugün işin başında ailenin üçüncü kuşak temsilcisi Sahir Kemerli var. Kemerli, babasından devraldığı mesleği kardeşleriyle sürdürüyor. Aslında makine mühendisi olan Kemerli, üniversiteye bitirdikten sonra İngiltere'de eğitimine devam etmiş. Sonra da baba işinin olduğu Gelibolu'ya geri dönmüş.

Konserve balıkçılıktan önce tuzlama balıkçılığı Gelibolu'da yaşayan Rum, Ermeni ve Yahudiler yaparmış. Daha sonra Türk girişimciler devralmış. 1950'li yıllarda sebze ve meyve konserveciliği eklenmiş. 1960'ta eklenen salça tesisi, o yıllarda Türkiye'nin ikinci tesisiymiş ve üretime 1979'a kadar devam etmiş. Seracılık başladıktan sonra da sebze konserveciliği geri planda kalmış ve zamanla sadece sardalye çeşitleriyle yola devam edilmiş.  

Alaeddin'in duvarında konserveciliğin tarihi fotoğraflarla anlatılıyor. Bu belgelerin yanında Dede Alaeddin'in yıllar önce gittiği Avrupa'dan aldığı diplomalar var. Bunların en eskisi de 1937 tarihli...

Gelibolu'nun merkezindeki eski dükkan depremde zarar gördüğü için kapatılmış. Yandaki dükkana geçilmiş. Duvarları siyah-beyaz fotoğrafların yerleştirilmiş. Müze gibi... Ancak biraz daha bakım yapılarak bir düzene sokulursa daha şık bir görüntü elde edilebilir diye düşünüyorum.





31 Temmuz 2015 Cuma

Kısa kısa Japonya


Logo ve maskotlar ülkesi Japonya’da marka ve kurumların özel logoları ve maskotları var. Mesela kargo şirketi #Yamato, ağzında yavrusunu taşıyan kedi, bir başka kargo şirketi kaplumbağa, Kyoto İstasyon’unda mağazaların yer aldığı #Porta’nın koca kulaklı maskotu ilk gördüklerimiz arasında.



Sokaklarda yürürken desenli mazgallara dikkat edin. Mazgalların üzeri bulundukları semte göre resmediliyor. Bu bazen bir tapınak silueti olabilirken mesela Nara’da da geyik resmi kullanılmış.





Japonya’da yol çalışmaları akşam saatlerinde yapılıyor. Çalışma yapılan noktalarda yayalar için alınan güvenlik önlemleri en üst düzeyde. Çalışma alanının başında elinde ışıklı işaret çubuğu ile bir görevli, yayalara yol gösteriyor. Çalışanların kıyafetlerinden iş makinelerine kadar her şeyin temizliği ve düzen dikkat çekiyor. Diğer yandan ülkedeki tren ulaşımı da gece 12:00’de duruyor ve görevliler rayların bakımlarını yapıyor.



Halk, yerli üretim otomobil kullanıyor. #Honda, #Suzuki, #Toyota, #Nissan, #Mazda, #Mitsubishi ve #Daiatsu gibi markalar ülkelerine özel ürettiği modeller tercih ediliyor. 





Saygı, Japon kültürünü en temel davranışı. Yer ve insan ayırımı yapmadan herkes birbirine son derece saygılı. Mesela trenlerde görevliler kompartımanları geçerken çıkmadan dönüp yolcuları selamlıyor.

28 Temmuz 2015 Salı

Yüksek hızlı trenle Osaka




Bu kez Kyoto’dan yüksek hızlı trenle Osaka’ya geçiyoruz. Normal trenle bir saati aşan yılculuk hızlı trenle tam 14 dakik sürüyor. Japonca’da ‘yeni ana hat’ anlamına gelen Shinkansen yüksek hızlı tren hattını 4 Japon şirket işletiyor. Saatte 240 ila 320 km arası hız yapan trenler oldukça konforlu.




Tokyo’dan sonra ikinci büyük şehir Osaka, ülkenin önemli ticari noktalarından. Şehrin en turistik yeri Dotonbori, günün her saati turist akınına uğruyor. İnsanlar sokaklarda dolanırken yan yana dizilmiş restoranlardan yükselen yemek kokuları birbirine karışıyor. Sushi, nodel, okonomiyaki (japon pizza) ve takoyaki (ahtapot topları) en lezztleri burada... Sushi konusunda titiz iseniz ve gerçek lezzeti tadmak peşindeyseniz Dotonbori’deki Sushi Zanmai tavsiye edilir.






İşte tarihi mekanlarından doğasına, yemeklerinden insanlarına kadar özel olan bu ülkeye seyahat etmek için sebep çok.

26 Temmuz 2015 Pazar

Japon sahaf Book Off



Japonya’nın ikinci el kitap mağaza zinciri Book Off, gidilmesi gereken noktalardan biri. Japonca ağırlıklı kitap, dergi, CD ve DVD olsa da yabancı kitaplar bölümünde İngilizce, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca kitaplar da bulunyor. Hatta koleksiyon kitaplara rastlamak da mümkün. Fiyatlar ise oldukça uygun. Zincirin ilk halkası 1991’de Kanagawa’da açılan Book Off, bugün ülke genelinde 800’ün üzerinde mağazaya sahip. Book Off’un ilk denizaşırı mağazası Hawaai’de daha sonra da New York, Los Angelos, California, Paris ve Kanada’da açılmış.


25 Temmuz 2015 Cumartesi

Altın tapınak Rokuonji’ye giderken




Kyoto otobüs durağından otobüse binerek Rokuonji Tapınakı’nın olduğu bölgeye doğru yol alıyoruz. Otobüs kalabalık, inenler binenler çok... Eh bu gayet normal... Ama dikkatimizi çeken başka bir durum var; orta yaşın üzerindeki otobüs şoförü, her durakta inene teşekkür ediyor! Alışık olmadığımız bu durum karşısında şaşırıyor ve yol boyunca şoförü ve yolcuları sükunetle izliyoruz. 


Rokuonji Tapınağı’nın olduğu bahçenin kapısından içeri giriyoruz. Hava sıcak, güneş arada bulutların arasından kendini gösteriyor. Giriş biletini alarak bahçede ilerliyoruz. Gölün kenarındaki altın tapınak Rokuonji, göz alıyor. Çevre çok kalabalık. Tapınakla selfie yapan turistler çoğunlukta...

Başlangıçta Rokuonji adıyla anılan tapınak, bugün kendisini çevreleyen kampüsün bütününe atıf yapacak şekilde, Kinkakuji olarak da biliniyor. Köşkün her katı farklı bir stilde oluşturulmuş. İlk kat, Heian dönemini yansıtırken ikinci kat samurayların ev düzeninde, üçüncü kat ise zen tapınağı stilinde dekore edilmiş. Tapınağın çatısında ise Çin’in efsane kuşu Ho-o yer alıyor. 1950 yılında yanan, yeniden yapımı 1955’te tamamlanan tapınak, 1994’te Unesco Dünya Mirası Listesine girmiş.