3 Ekim 2015 Cumartesi

Hüzünlü ve bir o kadar da özel bir ada; Gökçeada

Eylülün son günleriydi İmroz'a geldiğimizde. Adaya yaklaştıkça heybetli dağların, yarı bellerine kadar bulutlara teslim olmuş duruşlarını izliyoruz. Yaşananlara rağmen adayı korumaya devam eden güçlü ama yorgun bir duruş.

Gökçeada'ya ilk gidişim, detaylarını çok az hatırlayabildiğim yaşlarda, 80'li yılların başına dayanır. Adanın arkasındaki Kale Köy'ün deniz kenarında, sırtını dağa yaslamış, duvarları oldukça kalın, yüksek ve küçük pencereli tek katlı bir evde kalmıştık. Adayı genel olarak merak ediyordum ancak ne var ki, 28 gün yaşadığımız o evi daha çok merak ediyordum. Çocuk zihnimde kalan bir başka fotoğraf ise bir-iki katlı taş evlerin bulunduğu köylerdi. Annem, "Kale Köy, Tepe Köy" diye hatırlatıyor. Bu köylerdeki evlerde kimsecikler yoktu. Kapıları kilitliydi ama sanki biraz sonra sahipleri çıkıp gelecek gibiydi. Yıllar öncesinden hafızamızda kalanlarla yeni göreceklerimiz hakkında konuşurken adanın merkezinde ilk kahvaltımızı yaptık.

Adanın merkezine ne yazık ki çarpık bir yapılaşma hakimdi. Düzen olmayınca da özellikle tatil dönemleri kalabalıklaşan nüfusla beraber trafik yoğunlaşıyordu. Düzen beklentimin yersizliğini hatırlatabilirsiniz. Haklısınız... Ancak Ege'nin diğer adalarını gördükçe beklentiler de değişiyor. Ne yazık ki, ülkenin pekçok yeri gibi burayı da göz ardı çoktan etmişiz. Çirkin ve yüksek katlı binalar hemen kondurulmuş. Tesislerin ve hizmetin vasatlığı kaldığımız dört gün boyunca bizi şaşırttı. Bekletimiz lüksten ziyade keyifli, lezzetli, ada salaşlığını barındıran ortamlar, yüzü gülen insanlardı...

Zeytinli'den başladık. Burası adanın en popüler noktası. Öyle ki, birkaç kahve dükkanı -cafe demek istemedim, mevcut. Yine eskiye dönersem; Yokuşun sağındaki kahvede oturduğumuzu hatırlıyorum, Bu kez biraz yukarıdaki Madamın Kahvesine gittik. Selanik'te yaşayan Sula'nın hazırladığı gerçek lezzetteki kahveyi adada kaldığımız dört gün boyunca gidip içtik. Ve tabi yanında sakızlı muhallebi ile...

Bir sonraki durağımız Tepe Köy'dü. Köye geldiğimizde, yağmur bulutları üzerimizden hızla geçmeye devam ediyordu. Ara ara çiseleyen yağmurla bu sessiz köyün sokaklarında dolaşmaya başladık. Evlerin hemen hepsi yıkılmış, adeta silueti kalmıştı. Bir an yıkık duvarları arasında kalakaldım, burada nasıl bir hüzün yaşanmıştı ki, yıllar sonra bile en derin şekilde içinizde hissedebiliyorsunuz. Nasıl bir yaşanmışlık ki, bugün bile o sessizliğin içindeki gözyaşlarını, çığlıkları duyabiliyorsunuz. Bütün bunları düşünürken birkaç yaşlı erkeğin kahve ortamı gibi bir yerde oturduğunu, kağıt oynadığını gördüm. Bizi görünce sessizleştiler, ürkek bakışlarla izlediler. Selam vererek geçtik. Köyün çamaşırhanesini görmek istiyorduk. Demir parmaklıklı bir kapı vardı. İçeri girdik. Kocaman bir salondu burası. Sol tarafta yan yana taş kurnaların kenarı aşınmıştı. Yer yer biriken çöpler, genel görünümü daha da ürkütüyordu. Buradan çıkıp biraz önce geçtiğimiz sokaktan geri yürüdük. Bir evin kapısının önünden geçerken içeride iki kadın oturmuş, Rumca sohbet ediyordu. Selam verdik ve derken sohbet başladı. Karşımdaki iki yaşlı kadın, bu adada doğmuş, burada okula gitmiş, ilk gençlik günlerini burada yaşamış ama hemen sonra gitmek zorunda kalmışlardı. Biri, ki bugün 70 yaşına gelmiş, babasından kalma bu eve her sene gelir, kalır çocukluğundan, köklerinden anılarını tekrar tekrar içinde yaşadığını anlatıyor. Anlatırken gözleri doluyor bense gözyaşlarıma hakim olamıyorum... Tepe Köy'den ayrıldığımızda karanlık çökmüş zaten sessiz olan köy, karanlıkla beraber adeta yok olmuştu.




Ertesi gün Dere Köye gidiyoruz. Buraya da diğer köylerde gördüğüm aynı manzaralar hakim, terk edilen, yıkılmış evler...

Gökçeada'nın hüzünlü yüzü kadar doğal güzellikleri ve adanın geleceği için çabalayan ada halkını da gözardı etmemek gerekir. Adada gezerken doğada özgürce dolaşan koyun ve keçileri gördüğünüzde şaşırmayın. Bu keçiler, adanın gerçek yerlileri diyebiliriz. Bu manzarayı görünce aylar önce Kyoto - Nara'daki geyikler aklıma geldi. Yüzlerce geyik sokaklarda gönüllerince dolaşıyor huzurla yaşıyorlardı... Dönelim Gökçeada'ya, 80'li yıllarda adaya et sokmak ve çıkartmak yasaktı. Bugün ise durum farklı. Bu yönü ile ada değerlendirilebilir diye düşünüyorum. Et ve süt üretimi yapılarak en azından ülkenin batı kesimine destek olunabilir. Zeytinliklerden zeytin, zeytin yağı, sabun ve paralel sektörlere yönelik üretimler yapılabilir. Evet bu yönde birkaç yerel örnekler var ancak yeterli değil maalesef...

Birkaç günlük Gökçeada turumuzun sonuna geldik. Uzun bir arabalı vapuru kuyruğunda yaklaşık 8 saat bekleyerek vapura binip, adadan ayrılıyoruz. Yeri gelmişken ada halkının bağlı oldukları belediyeden vapur seferleri konusunda düzenleme yapmasını bekliyorlar. Ne diyelim umarım sorunlar kısa zamanda çözüm bulur.

Kale Köy'de kaldığımız ev mi? Evi bulduk... çevresinde uzanan evler arasında sıkışıp kalmış. Kendisine biçilen oldukça yüksek bir fiyata satılmayı bekliyor. Önündeki deniz ise çoktan doldurulmuş.

Hiç yorum yok: