9 Temmuz 2015 Perşembe

Bin kapılı Fushimi İnari


Japonya’nın en önemli tapınaklarından biri olan Kyoto’nun güneyindeki Fushimi İnari’ye şehrin merkezinden trenle 10 dakikada varıyoruz. Açık kırmızı tapınak binasının çevresi oldukça kalabalık. Çoğu Uzak Doğulu insanların dualarına şahit oluyoruz. Tapınağı geride bırakarak ormana giriyoruz. Aylardır fotoğraflarını gördüğüm, geleneksel mimari şekli ile ilk kırımızı kapı karşımda duruyor. Ve art arda dizilmiş onlarca kapının altından ormanın derinliklerine doğru ilerliyoruz.

Peki, açık kırmızı renkteki bu kapıların anlamı ne? Şirket sahiplerinin, işlerinin rast gitmesi için Tanrı İnari’ye yaptıkları bir tür adak. Bambudan yapılan her bir kapının üstünde bağış yapanın ismi yazıyor. Pirinç Tanrısı İnari’ye adanan bu tapınağın bir diğer önemli simgesi ise tilkiler. TilkilerinTanrı İnari’ye haber getirdiğine inanılıyor. Yol boyunca onlarca tilki heykeli ile karşılaşıyoruz. Kırmızı kumaş pelerinli tilki heykellerinin bazılarının ağzına ise mektup rulosu yerleştirilmiş. Kapıların altından ağır ağır ilerlerken çevremizdeki doğanın yoğunluğu dikkatimizi çekiyor. Tapınaklar ve hikayelerini düşünürken yosun kaplı ağaç gövdeleri, bitki örtüsünün zenginliği, toprağı halı gibi örten yosun yüzeyi de inceliyoruz.

Yukarı çıktıkça küçük sunaklar karşımıza çıkıyor. Az önce altından geçtiğimiz kapıların minyatürleri de bu sunaklara yerleştirilmiş. Bir sunağın önünde bir şişe içecek ve yanında paketi açılmış yiyecek duruyor. Bir an “İyi de çöpler neden burada bırakılmış” diye düşünürken birkaç adım sonra yeniden aynı manzara. Ve sonunda anlıyoruz ki, bunlar kesinlikle çöp değil, tanrıya sunulan yemekler... Değil çöp, toz bile görmenin mümkün olmadığı bir şehirde ve ülkede olduğumu kısa zamanda anlıyorum.

Pirinç Tanrısı İnari’ye adanan bu tapınağın bir diğer önemli simgesi ise tilkiler. ilkilerin, İnari’ye haber getirdiğine inanılıyor. Yürüyüşümüz boyunca onlarca tilki heykeli ile karşılaşıyoruz. Kırmızı kumaş pelerinli tilki heykellerinin bazılarının ağzına ise mektup rulosu yerleştirilmiş.

Açık kırmızı renkteki kapıların altından ağır ağır ilerlerken bir yandan da iki yanımızda uzanan doğanın yoğunluğuna şahit oluyoruz. Tapınaklar ve hikayelerini öğrenirken yosunla kaplı ağaçlar, parlak yeşil bitki çeşitlerinin zenginliği, yer yer toprağı halı gibi örten yosuna yakından bakmadan ve fotoğraflamadan geçmiyoruz.

Fushimi İnari’deki ziyaretimizi tamamlayıp Kyoto İstasyona geri dönüyoruz. İstasyon derken burası tam bir kompleks. Buradan ülkenin pekçok şehrine rahatlıkla ulaşılabilirken üst katlarında ise mağazalar, konser alanı, restoran ve kafeler bulunuyor. Amphi tiyatro düzeni ile tasarlanmış bu alanda, senfoni konserlerinden gençlik konserlerine kadar çeşitli sanat gösterileri yapılıyor.

İstasyondaki rotamız Kyoto’nun önemli sushi restoranlarından Sushi SeiRestoranın önüne geldiğimizde uzun bir sıra olduğunu görüyoruz. Herkes sükunetle sırasını beklerken biz de en arkadan sıraya dahil oluyoruz. Yarım saatlik bir bekleyişten sonra içeri alınıyoruz. 


Sushi restoranları kapalı mekanlardan biraz daha soğuk. Sunulan yemek balık olunca bu detay önemli. Bar taburelerine geçiyoruz. Sushi ustaları balık parçaları ile pirinci ustalıkla buluştururken bazılarına ise soslarla küçük tadlar ekliyor. İzlerken karnımız biraz daha acıkıyor ve sipariş verdiklerimiz biraz sonra önümüze geliyor. Hepsi ayrı lezzette olan sushileri afiyetle yiyor ve buradan çıkıyoruz. Bu akşam Gion’da olacağız.












6 Temmuz 2015 Pazartesi

Sükunet ve huzur şehri Kyoto

Aslında önümüzdeki yıl çıkılması düşünülen bir seyahatti. Ama bir gecede karar verdik ve bu özel okyanus ülkesine doğru yola çıktık. Neresi mi? Japonya!

Şehirler vardır gitmek istenen, şehirler vardır her yıl gidilen... Açıkçası Japonya, benim için her iki seçenekte de yer almıyordu... Ta ki, bu ada ülkesine hayran bir adamla tanışana kadar. Tanıştığımız andan itibaren Japonya’ya yaptığı seyahatleri, izlenimlerini ve gözlemlerini dinlerken bir yandan da yüzlerce kare fotoğraf ve onlarca video izlemiştim. Dinlediklerim ve gördüğüm fotoğraflar bende büyük bir merak uyandırmaya başlamıştı. Derken gelecek yıl için seyahatimizi planlarken hayatın da bize getirdikleri ile ‘Neden şimdi değil?’ diyerek en kısa sürede gitmeye karar verdik.
Dünyada gidilecek, görülecek o kadar çok yer var ki, Japonya da gidilmesi gereken yerlerden sadece bir tanesi. Japonya’ya ilk seyahatiniz ise şimdiye kadar gördüklerinizi bir tarafa koymalısınız zira bu ada ülkesi bambaşka... Yüzlerce adadan oluşan Japonya, son yılların en ilgi çeken seyahat rotaları arasında. Japonya’ya ilk kez gidenlerin sayısı her geçen gün artarken ülkeye, doğasına ve kültürüne hayran olup her yıl ziyaret edenler de bir o kadar çoğunlukta. 

Seyahat rotamıza iki şehri yerleştirdik; Kyoto ve Osaka.

Kyoto Tower
İstanbul’dan kalkan uçağımız, 11 saatlik uçuşun sonunda Osaka Kansai Havalimanı’na iniş için alçalmaya başlamıştı. Büyük bir merak ve heyecanla altımızda uzanan şehri izliyordum. Bir yandan da havalimanını görme çabasındaydım. Çünkü Kansai Havalimanı, sonradan doldurulan yapay bir ada. Yapımı 1990’lı yılların başında tamamlanan 4 km uzunluğundaki havalimanı ada, ana karaya bir köprü ile bağlı. Japonya, dağlık ve sık ormanlık alanlarla örtülü olduğundan böyle bir çözüm bulunmuş. Bizdeki gibi ağaçlar kesilip, dağlar tepeler törpülenip doğa yok edilmiyor. –yazım boyunca kendi şehrim ve ülkemle karşılaştırmalar yapacağım, ne yazık ki...

Sonunda Osaka’ya ayak basıyoruz. Pasaport ve bavul işlemlerini tamamlayıp bir hafta boyunca kullanacağımız tren kartımızı alıp Kyoto’ya doğru yola çıkıyoruz. Artık hava tamamen karardı. Burada gün erken aydınlanıyor ve erken kararıyor. Yaklaşık 50 dakikalık tren yolculuğumuzdan sonra Kyoto’ya varıyoruz.

Kyoto, yüzyıllar boyu Japonya’ya başkentlik etmiş bir şehir. Önceki isim ise sükunet ve huzur anlamına gelen Heien – kyo... Gerçekten de sakinliği insana huzur veriyor. İstasyondan çıkıp 10 dakikalık mesafedeki Almont Otel’e varıyoruz. Güleryüzlü ve saygıyla eğilen otel çalışanları karşısında ne yapacağımı şaşırıyorum. Bu durum, bir hafta boyunca mağaza, otobüs, kafe, restoran, asansör ve sokakta beni çok duygulandırırken insana saygının aslında gerçek sevgiden ve değer vermekten geldiğini düşündürüyor...