14 Ekim 2016 Cuma

Rüzgarın sesi ve Ege'nin çırpıntılarının buluştuğu Samothraki

Ege'de çok güzel bir adaya gittim. Uzakta sessizce duran. Çok etkilendim, sevdim. Ama baştan söyleyeyim bu bir tanıtım yazısı değildir... Güzelliğin paylaşımıdır...

Yıllarca uzaktan heybetli siluetini izledik Samothraki'nin. Yüksekliği ve üzerinde hep bulutların olması ilgimizi çok çekiyordu... Ama bir türlü demir alıp dümenimizi tam yol adaya kırmadık. Bir büyüğümüz şöyle der; 'Her şeyin bir vakti zamanı vardır' evet tam dediği gibi oldu ve o vakit yıllar sonra bir eylüle denk geldi... Alexandropoli'den bindiğimiz feribotla 2 saat 10 dakikada adaya ulaştık. Adaya yaklaştıkça dağların heybetine ve bulutların yoğunluğuna daha da yakından şahit olduk.
Adaya indiğimizde, güneş artık günlük görevini tamamlamış, dünyanın öbür tarafını aydınlatmak üzere ufukta kayboluyordu. Biz ise Ege’nin üzerinde ateşin her tonuna bürünen güneşi izlerken bir yandan da konaklayacağımız yere ilerliyorduk.


Samothraki, çok sakin bir ada. Öyle beach, tesis, gece hayatı, alışveriş v.s. beklentiniz varsa hiiç gelmeyin... Ancak huzuru doğada arayanlar için mükemmel bir lokasyon. Bu arada hippilerin de tercihi... Ormanda çadır kuran bu insanlar, doğada bir yaşam alanı kumuşlar kendilerine...

Samothraki ismini ilk olarak Homeros kullanıyor. İlyada Destanı’nda Poseidon’un Troya Savaşları’nı takip ettiği dağ Fengari bu adadadır.

Adanın en kalabalık noktası limanın da bulunduğu Kamariotissa. Feribottan inince yan yana dizilmiş cafeleri, küçük dükkanları ve marketleri görebilirsiniz. Adada başka restoranlar da var ama biz kaldığımız süre boyunca tercihimizi, Kamariotissa’daki Charanas Taverna’dan yana yaptık. Mezelerinden deniz mahsüllerine her şey çok lezzetliydi. Tadı damağımda kalan imam bayıldı –ki çok sevmezdim ve pancar...

İlk gün, sabah erkenden adayı baştan sona hızlı bir keşfe çıktık. Tabi gece boyunca rüzgarın sesi ile uyuduğumuzu söylemek isterim. Güneş yükseldikçe rüzgar, hızını hafifletse de kimselerin olmadığı Kipos plajına vardığımızda arabadan inip denize doğru güçlükle yürüdük. Dik kayalardan hızla inen rüzgar, denizin üzerini yalayıp geçiyordu. Biz ise çocuklar gibi şendik...




Buradan dönüp Therma’ya çıktık. Köyün ortasındaki kahvede bir kahve molasının ardından Gria Vatha şelalesine doğru yürümeye başladık. Ormanın içinden akan suyu takip ederek ve çevremizi de izleyerek şelaleye ulaştık. İçinde olduğumuz doğanın ne kadar muhteşem olduğunu bir kez daha hissettik. Burası aynı zamanda tam bir doğa yürüyüş parkuru konumuda...

Adanın bilinen ve görülmesi gereken ikinci kalabalık köyü Chora. Küçük hediyelik eşya dükkanları, sanat merkezleri olan bu köyde bu kez akşamüzeri kahvesi molası verdik.   

Bu arada öğlen yemeğini atlamayayım... İlk gün doğa yürüyüşümüzü tamamlamış ve acıkmış halde ‘Nerede yesek?’ sorusuna yer ararken Asprovalta ile tanıştık. Ne tanışmak ama günlerce, haftalarca dilimizden hiç düşmeyecekti bu isim... Deniz tarafında iki katlı beyaz boyalı, mavi çerceveli evin tabelasında taverna kelimesini okuyunca içeri girdik. Tam kimse yok diye düşünürken içerden güler yüzlü bir ‘kiria’ yani ‘teyze’ çıktı. Yemek yemek istediğimiz, nelerin olduğunu sorarken bizi doğru mutfağa çağırdı. Tezgahın arkasındaki fırından tepsiyi çıkartıp et ve balığın yanı sıra bunun da olduğunu söyledi. Fasulya pilaki! Ama öyle bildiğimiz türden değil. İri fasulyeden yapılan pilaki, kekik ve defne yaprağının rahyalarıyla lezzetlendirilmiş. İkinci gün ise bu kez patates salatsını tattık. Tabi patates ve zeytin yağının lezzet farklılığını hatırlatmak isterim. Salataya rende havuçla da hem lezzet hem de renk katılmış. Masamızdaki bu lezzetlere yanı başımızdaki deniz ve sadece dalgaların sesinin eşlik etmesi ise en büyük lükstü...


Tarihte pek çok medeniyetin gelp geçtiği adanın tarihi eser konusunda da zenginliğini bilmek gerekir. Zira dünyanın önemli heykellerinden olan ve Paris-Louvre Müzesi’nde koşup baktığımız Zafer Tanrıçası Nike’nin heykeli Samothraki’ye ait... Ben, bu detayı öğrenince üzüldüm. Nike’nin burada, kendi yerinde olmasını tercih ederdim... Heykelin olduğu yerden biraz bahsedeyim; Sanctuary of the Great Gods, yüzlerce yıl öncesinden günümüze kalan önemli bir arkeolojik alan konumunda. Eserlerin gün yüzüne çıktıktan sonra titizlikle korunması da bu kalıcılığını sürdürüyor. Kalıntılar arasında dolaşarak en yukarıya ulaştık. İşte burası Nike’nin bulunduğu yer... Rodosluların Kıbrıs Deniz Zaferi’ni simgeleyen Kanatlı Nike heykeli, 1863 yılında diplomat olan Charles Champoiseau tarafınfan bulunarak Fransa'ya götürüldüğü biliniyor. Şimdi Nike heykelinin bulunduğu o noktada dururken o koskoca heykelin nasıl taşındığını hayretle düşünüyorum. Louvre’da her yıl binlerce kişinin gördüğü bu heykelin asıl evi olan bu tapınak alanındaki müzeye ise bir kopyasını sergilemek düşüyor. Keşke burada kendi yerinde olsaydı değil mi?

Hırçın rüzgarın dağlarında gezindiği, bulutların yanlız bırakmadığı, Ege’nin mavisiyle çevrelenen Samothraki’den ayrılırken feribotun arkasında ada kaybolana kadar izliyorum. 

Bir gün batımında geldiğimiz adadan yine bir gün batımı ile ayrılıyoruz. Adanın üzerindeki bu bulut kümesi ile Kanatlı Nike’nin bizi uğurladığını hayal ediyorum...




1 yorum:

diver dedi ki...

Sevgili blog yazarı çok güzel anlatmışsınız. Adete kendimi orada hissettim. İlk fırsatta gitmeyi düşünüyorum, tam aradığım gibi bir adaymış.